dans etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dans etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10.01.2023

Dönüşüm (solo dans) // Sorularımdan Korkmayın Ben Sadece Dramaturgum (performatif sunum)

Aynı akşam iki etkinlik 11 Ocak 2023 saat 20.30'da Duende Tiyatro'da


Dönüşüm
solo dans

Koreografi ve Performans: Esra Yurttut
Dramaturji: Evren Erbatur
Müzik: Gökhan Tanacı
Kostüm Tasarımı: Serpil Kapar
Süre: 15 dakika

Dönüşüm, içeri ve dışarı doğru çıkılan yolların süreci, benzerlikleri, aşamaları ve derinliklerinden beslenen bir yolun ve yolu yürümeye karar veren bir yolcunun hikayesidir. Sahnedeki dansçı kendi deneyimlerini bedenine aktarırken, içsel bilgeliğinin rehberliğini alıyor. Yolun getirdikleri, gösterdikleri içsel olan yolculukla harmanlanıyor. Halden hale geçiş, bazen hiçbir yere gitmeden çok uzaklara götüren, bazen de yer yer dolaştırıp hep yanımızda olan o diğeri ile birlikte açılan yolları gösteriyor. 

***

Esra Yurttut, 2004 yılından beri bağımsız olarak, çağdaş dans temeline oturan müzik, video ve tiyatro gibi farklı sanat disiplinler ile giriştiği ortaklıklar yoluyla projeler üretmektedir. Pek çok dansçı, müzisyen ve oyuncunun bir araya gelmesi ile bugüne kadar Zapturapt, Parantez, sOYUN, OnLaR, Kağıt Gemi, Saat Kaç gibi yurt içi ve yurt dışında sahnelenen gösteriler yaratmıştır.

www.esrayurttut.com


Sorularımdan Korkmayın, Ben Sadece Bir Dramaturgum 
performatif sunum

Tasarlayan ve Oynayan: Evren Erbatur 
Süre: 60 dakika (seyirci etkileşimli olduğundan süre aşımı olabilir.)

Dramaturji, beden, dans ve tiyatro konuları ile uzun yıllardan beri hem teorik hem pratik anlamda çalışan bir dramaturg/araştırmacı olan Evren Erbatur, yine bu alanlardaki deneyimini ve konumunu ele aldığı bir performatif sunu ile karşınızda. Erbatur’a göre dramaturji sadece sanatta değil, hemen her alanda "anlamın nasıl örüldüğünü" merak eder. Burada da ana hatları belirlenmiş bir kurgu, icra anında meydana çıkan ve çıkarılması teşvik edilen fikir, durum ve somut malzemelerle harmanlanır, seyirci ile daimi bir etkileşim kurarak, anlam üstüne bir oyun oynar. Oyun alanında kendisi olarak duran icracının amacı, bir dramaturgu oynamak değildir şüphesiz. Çalışma hayatı boyunca, hatta yürüttüğü dersler de bile bir koreografinin parçası olduğunu düşünen bu icracı, farkındalığını bir başka biçimde ifade etmek ister. Buradaki çaba, dramaturgun ne yaptığına ve dramaturjinin ne olduğuna ilişkin nüktedan bir yanıt olarak izlenebilir.

***

Evren Erbatur son yıllarda Çiçek Dürbünü Benzetisi İyimserce (2022, İpek Taşdan), Dönüşüm (2022, Esra Yurttut), Quito (2021, Hakan Polacanlı), Dumrul ile Azrail (2019, Mustafa Avkıran-Övül Avkıran), Sıfır Noktasındaki Kadın (2019 İpek Taşdan) projelerinde dramaturg olarak yer almıştır. Buna Bir İsim Versen?, Sorularımdan Korkmayın Ben Sadece Dramaturgum, Falso, Ormanlardan Hemen Önceki Gece, Kadın Oyunları, Pandora, Etin Sesi, Akademik Yaralanmalar, Döndüğüm An, Koridor, Yüzleşme gibi kendi projelerinde “dramaturjik yapı” fikrinden hareket ederek; hareket, söz, ses, mekân ve nesne arasındaki kavramsal olan ile fiziksel olanın ilişkisini araştırmaktadır. Ege Maltepe'nin yürütücülüğünde Viola Spolin doğaçlama tiyatro tekniği eğitimini içeren “Spolin-İst Oyun Okulu” oyuncularındadır.

www.evadus.blogspot.com 


10.12.2016

Seyreden ve eyleyen arasındaki bağ dokuya temas eden bir gösteri olarak "YU"

(Bu yazı Aralık 2016'da www.dansyazim.com'da yayınlanmıştır.)

Gizem Aksu seyirci algısını sorgulamayı seven bir icracı/koreograf. Seyreden ile eyleyen arasındaki bağın, dokunun, temasın ve ilişkinin farkındalığını vurgulamaya verdiği özen, YU adlı gösterisinde de görülüyor. Ayrıca yerleştirme, görsel efektler, film ve ses tasarımı gibi çeşitli disiplinleri projelerinde barındırırken, bu disiplinlerin ağırlıklı olduğu gösterilerde de icracı olarak yer alıyor. Aksu'nun "iç organların hayata durmaksızın önerdiği organik bilgelik" üstüne bir gösteri hazırlaması da şaşırtıcı gelmiyor. Gösterilerinde bedenin farklı katmanlarını ve hallerini araştırma eğilimi yeni değil. Bu üç unsuru YU adlı son gösterisinde harmanlandığı farkediliyor.



Moda Sahnesinin stüdyo kısmında gerçekleşen YU'nun kapladığı oyun alanı küçük olsa da etkisi büyük... Gösteri yarattığı şiirsel manipülasyon atmosferi ile küçük çaplı bir meydan okuma... Bu meydan okuyuş davet, talep, iddia ve sorgulama anlamlarını içeriyor ve adeta bedendeki tetik noktalardan birine uygulanan baskı gibi tüm bedene yayılan bir dürtü oluşturuyor.

Çağdaş dans, hareket ya da beden araştırmalarını içeren gösterilere aşina olmayan seyirciler için zorlayıcılığı yok sayılamayacak, YU, tanıdık seyirciler için yeni soruları gündeme getirme potansiyeline sahip. İki grupta da anlam üretimindeki beklentilerin kırılması, seyirci üzerindeki koşullandırılmışlık, bir gösterinin kanıksanmış koşullanmışlıkları yıkarak kendi seyredilme koşullarını yaratması gibi düşünceler ilgi çekici sorular oluşturuyor. Aksu'nun seyirciyi bir şeye (etki, durum, atmosfer) maruz bırakışındaki farkındalık da düşünülmeye değer bir nokta.

Oyun yerinde, birbirine bağlı levhalardan oluşmuş küçük şeffaf bir duvar asılı. 50 dakikalık gösteride bu şeffaf duvar ile icracının bedeni arasındaki değişen mesafeler, farklı bölümleri oluşturarak gelişimi sağlıyor. Bu levhalardan büyüyüp küçülen görüntüler kah net kah flu, kah helezonik kah parçalı biçimde seyirciye yansıyor. Işığın ve karanlığın az, orta, yüksek seviyelerdeki şiddet değişimlerinden bezenerek oluşturulan efekt, gösterişe gerek duymaksızın, günümüzde çok revaçta olan üç boyutlu bir etki yaratıyor.


Gösterinin kendi seyredilme koşullarını önererek ortaya koyduğu davet iki öğede toplanabilir. Birincisi, yukarıda söz edilen çok boyutlu etkideki karşıtlık. Anlatım ağırlıklı olarak içe dönük iken, oluşmuş olan etkinin dışa doğru genişleyip zenginleşerek ortaya çıkması. İcracı kendi alanında bedenini duyumsarken, ona bir şey oluyor, seyreden olarak bunu tam manasıyla anlamak, farketmek kolay değil. Anlatımın içe dönük olarak yorumlanması da bundan. Yine de bu duyumsama sürecinde, tam anlamıyla gösterinin enerjisinin ya da aurasının varlığı seziliyor.

İkinci nokta ise, bedenin konumlandırılışı. Bedenin örtük ve/veya loş konumlandırılışı gösterilmek istendiği kadarıyla sunulmuş olduğuna dikkat çekiyor. Burada bir tür gizlilik ile "organ"ların yer aldığı "içerisi" fikri yan yana düşüyor. Bu yanyanalık seyretme deneyimi açısından da ilginç bir ikilem yaratıyor. "Tam görülemeyen bir şey neden izlenir ki?" sorusu, "Bir şeyin görülmemesi, var oluşunu nasıl etkiler?" sorusu ile çarpışıyor. Bu şekilde bakıldığında, bir seyreden deneyimi olarak, YU'da bana ne olduğunu ya da YU'nun bana ne yaptığını paylaşmam başka bir anlam taşıyor. Buyrunuz!

"Bir gösteri seyredeceksem, kafama üşüşen soruları kenara bırakma süreci daima zor olur benim için, YU'da da böyle oldu. Sıkılganlığımın nedenini kendimi gösteriye bırakamamak olarak yorumlasam da evet, özellikle bir anahtar deliğinden gösteriyormuşcasına parçalı şekilde ve ağır tempoda ilerleyen başlangıç yorucu hissettirdi. Böyleyken, gösteri süresince, bedenine yönelttiği bakışını yavaş yavaş derinleştirdiğini sezdiğim icracı/koreograf, gölgeler, yoğun ışık oyunları, hareket ile hareketsizlik arasındaki şüpheli durağan anlar, aniden keskinleşip çoğalan nefes, fırlayan ses, önce döne döne tekrarlanarak büyüyen ve sonra katman katman içten dışa doğru yönelenerek açılan eylem ile bir büyü yarattı. Sıkılganlığımın bir tür "bilinçli uyuma"ya, bir meditasyona nasıl dönüştüğünü hatırlamıyorum. Ama öyle oldu! Olmuş! Ne olup olmadığını sorguladığım o anda, başım dönmeye başladı. Yön duygumda bulanıklık, yerçekimi ile aramda bir mesafe oluştuğunu hissettim. Bir an sağda, diğer an yukarda ortaydaydım. Hiç bir yere ve zamana ait olmadığım, ancak kendimi şimdide var etmeye tutunduğum, tenime nüfuz eden havaya muhtaçlığımın arttığı başka bir halde bir süre kalakaldım. Oksijen, oksijen, oksijen... Sokağın yaşayan ağına kendimi atma isteği... Bütün bunlar gösteri bittikten sonra başıma geliyordu. Yeni bir bilinç, yeni bir ben, olabilir miydi? Evet, mümkündü."

Gösteride ortaya çıkan etkiye destek olması açısından, oyun yeri ve seyir yeri mesafesinin yeniden düzenlenmesi, mekanın hacimliliğinden daha çok yararlanılması ve kendine özgü bir ses tasarımının kullanılması düşünülebilir.

İlerleyen süreçte, Gizem Aksu'yu takip etmek heyecan verici olacak.

Gizem Aksu hakkında;
https://gzmaksu.wordpress.com/
https://vimeo.com/182208633

YU
Konsept, Yönetim & Performans: Gizem Aksu
Skenografik Tavsiye: Meryem Bayram
Işık Tasarım: Utku Kara
Fotoğraf: Meryem Bayram
APAP, 0090 ve Çıplak Ayaklar Stüdyo’nun desteği ile…

30.01.2014

ANESTEZİ ÇAĞINDA, KİNESTEZİ İLE UYANMAK **

(Bu yazı ilk kez 15.01.2014 tarihinde ​http://www.mimesis-dergi.org​ adresinde yayınlanmıştır.)  

Koreografisini Natalie Heller’in yaptığı ​First Impressions adlı dans gösterisini ilk kez Kasım ayında izlemiştim. Gösteri 17 Ocak Cuma akşamı kaST’ta yeniden sahneleniyor. Aşina olmadığınız gösteri deneyimleri arıyorsanız, kaçırılmayacak bir fırsat! 

Natalie Heller’ın başka bir çalışması olan ​Eternal Recurrence’ı Nisan ayında “Görün!" kapsamında seyretmiştim. Sanatçının seyirci ile kurduğu ilişki biçimini, kendini gerek dansçı gerekse koreograf olarak konumlandırışındaki tavrını samimi, açık, deneysel ve oyunsu bulmuştum. –Bir seyirci olarak– kendimin görüldüğünü, sadece seyir yerinden bakan, düşünen, hisseden biri olmadığımı, orada oluşumun oyun yerinde duran dansçıya gerçekten bir şey yaptığının vurgulandığını hissetmiştim. Bu beni gösteriye bağlamıştı. Natalie Heller benimle bir bağ kurmuştu. 

First Impressions’ta da aynı niyetin yer aldığını görüyorum. Ve aslında o ilk izleme anımda beni etkileyen, koreografın seyirci ile kurmak istediği –belki ona yaşatmak istediği- arayışının izlerini buluyorum. Bu arayışı anlama ve paylaşma isteği ise, bambaşka karşılaşmalar ortaya çıkarıyor. Seyirci olarak herhangi bir gösteriden beklentimiz nedir? Bütün beklentileri karşılayabilecek ya da doyurabilecek bir gösteri mevcut mudur? Bu soruları beklentilere verilen yanıtlarla kurmak yerine, seyircinin beklenti oluşturma potansiyeli adına kullanmayı yeğlerim. Nedir bu? Seyircinin bir şeyler umması! Hayal havuzunu açık bırakması! Zihninin ve ruhunun kapılarını açmaya gönüllü olması…  

Düşüncesiz bir an. Zaman sonra nefesimin durulduğunu ve berraklaştığını duyumsuyorum. Meditasyondaymış gibi. Bakıyor olduğumu duyumsuyorum. Görüyorum. Oturuyorum. İşte buradayım. Dizlerim, birbirinin üstünde ellerim, omuzlarım üstünde başım, yutkunan gırtlağım…Varlar… Tüm bunlar ben bakarken, seyrederken oluşuyor. Bedenin zihni var! Zihnin bedeni! Ne demek bu? Bir yanıtım yok, sadece biliyorum, duyuyorum. Dans edenlerle aramdaki mesafe ne oturduğum seyir yeri ile sınırlı, ne zihnimin ya da yüreğimin söyledikleriyle. Bunu dediğimde çoktan  başlamış gösteri. Bir an düşüncesiz bir anın içinde bakıyor olduğumu duyumsadığımın farkına vardığımda, kendimin farkına varıyorum. Baktığım şeyin bilincinden yoksun olmaksızın, duygularımın, düşüncelerimin, fizikselliğimin, yanımdaki ya da önümdeki diğerlerinin benimle kurduğu paralel yaşamın (o anda orada olmak) farkındalığı ile birlikteyim. Hissediyorum demiyorum, çünkü daha derin bir kavrama var bunun içinde. Devinim, düşünce, duygu hepsi bir arada, birbirlerinden ne az ne de çok…Kavrama, böylece zihinsel bir etkinlik olmaktan çıkıp, görsel, işitsel, dokunsal, sinir ağlarına örülü, ete ve kemiğe bürünen bir fiziksel etkinlik haline geliyor.  

Natalie Heller çalışmasının yaratıcı gücünü İstanbul’da yaşamasının ilk izlenimlerinden aldığını belirtirken, onu, “arada olmaya asılı kalmış bir şehrin büyüsünü ve şiirini keşfetmek” olarak niteliyor. Bu keşif süreci gösteride yaratıcı dansçı olarak yer alan, Lerna Babikyan, Su Güneş Mıhladız ve Esra Yurttut ile birlikte gerçekleşiyor. Gerçekten de gösterinin yarattığı izlenim şiir ile paralel tutulabilecek nitelikte. Kısa, metaforik, yoğun, belirsiz ve izleyicisini duygusal ya da düşünsel farklı katmanlarda etkileme gücü taşıyor. Toplumsal ve estetik kaygıları barındırıyor. Bir hikâye aramak istenirse o da bulunabiliyor. Ne olduğunu, ne oluyor olduğunu soran seyirci yine kendiliğinden yanıtlıyor sorusunu. İster an be an, ister baştan sona. Üç dansçının oluşturduğu üç oluş hali, üç durum, -eğer istenirse- üç hikâye ayrı ayrı yorumlanabileceği gibi, birbirleriyle ilişkili de izlenebiliyor. Kostüm -Yasemin Özeri- ve müzik tasarımının gerek dansçıların beden/hareket kalitelerine, gerekse atmosfer yaratımına getirdikleri destek ile bu etkinin oluşumundaki yerleri fark ediliyor.

First Impressions’ta zaman yatay değil derinliğine ve yoğun işliyor. Dansçıların hareketsizlik sınırını zorlayan yavaşlıktaki devinimleri bedenlerinin ağırlığını, ölçüsünü ve kapladığı yeri belirginleştirirken, mekânda iz bıraktıkları izlenimini veriyor. Dansçılar, bedenlerinin farklı düşeylikleri ve farklı yüzeylerinde geziniyorlar. İçeri ve dışarı! Oradalar! Sahnede, “orada olmak” ile yarattıkları güçlülük durumunu belli etmeleri için başka bir şey yapmalarına gerek yok. Oluşlarıyla belli ediyorlar bunu. Her an her şeye dönüşebilecekmiş gibi ama bir o kadar da sağlam, kararlı, dayanıklı ve kuvvetli... Çok yoğun duygu durumlarını ve fiziksel ifadeleri gerçekleştirirken, oluşturdukları duygusal ve fiziksel yaşantıları bilinçli olarak tanımladıklarını ve onlara sahip çıktıklarını gösteriyorlar. İçine doğru çağlayan bir nehrin tüm gücünü edinmek… Saflıkla hüznün egemen olduğu bir zaman aralığında, bir kırılma noktasında, bir esneme payında bir göz kırpması... Akışkan gri… Cıva bedenler… Dansçılar bir imajdan diğerine, bir hikâyeden diğerine, bir hatıradan, bir çağrışımdan diğerine… Yalnız ama güçlü bir arayış içinde çözüm arıyor gibiler. Tutunuyor, nefes alıyor, nefes alamıyor, yürüyor, kalkamıyor, çırpınıyor, sıkışıyor, oturuyor, uzanıyor, geçip gidiyor, kalıyor, bakıyorlar.  

First Impressions dansı görsel bir seyir olarak değil, zihinsel ve duygusal bir deneyim olarak da vurguluyor. Sadece gözleri kullanarak oluşan görsel algının dışında, ya da hareketin görsel etkisinin dışında, hareketin tüm duyulara hitap eden duygusunu, hareket duygusunu deneyimlemek üzere bir alan açıyor. “Duyarsızlık, duyusuzluk, hissizlik, uyuşma, uyuşturulma, duyu sinirlerinin veya beyindeki duyu merkezlerinin duyum alamaması hali, kasların gevşetilmesi, bilincin/şuurun giderilmesi, refleks kaybı, müdafaa tepkilerinin bastırılması” olarak tanımlanan anestezi-duyu yitiminden yola çıkıp, içinde bulunduğum çağı böyle yorumladım. Asıl düşündüğüm ise şuydu; ifade ettiklerimiz –ya da edemediklerimizin- sorumluluğunu almak, duygularımız, düşündüklerimiz ve hareketlerimiz arasındaki bağı kavramak üzere nasıl uyanıyorduk?  

** anestezi-duyu yitimi / kinestezi-devinduyum 

Gösteri ile ilgili detaylı bir inceleme şu adreste okunabilir. 
http://www.performancephilosophy.org/journal/article/view/106/106
Expression and Bodily Faith in Natalie Haller's First Impression, by Adam Loughane, University College Cork 

1.06.2009

B Ö L Ü M L E M E
(ya da başka türlü yazmak)
DOLAP İÇİN BİR İNCELEME_EVREN ERBATUR

Bu yazı Çağdaş Gösteri Sanatları Dergisi GİST'in 3. sayısında yayınlanmıştır. Gist 3, Ocak-Haziran 2009, s.22-25

10 yıl sonra bir gösterimi hala aynı ya da benzer bir “istekle” seyredilebilinir, izlenebilinir kılan özellikleri bulmak, bunlar üzerinde düşünmek bize dans üretimi ve tüketimi açısından saklamamız gereken ip uçları verebilir mi?

▬ █ İKİLİ 1
TEK 1 ▬
İKİLİ 2 ▬ ▬
█ TEK 2
İKİLİ 3 █ █

Mustafa Kaplan ve Filiz Sızanlı’nın birlikte dans ettikleri Dolap adlı gösterimi ilk kez 1997’de, son kez 2006’da izledim. Belçika’nın Antwerp şehrinde 0090 Kunstenfestival’ine katılmış olan gösterimden sonra, seyircinin -2006 yılı seyircisinin- verdiği olumlu, “saygıdeğer” tepki sonucu, aklıma gelen soruydu bu.

▬ █ İKİLİ 1
Siyah dans zeminini, açık ahşap dokusunun parlaklığı ile keserek merkezleyen bir sunta zeminin üzerinde, basbayağı bir buzdolabı █ var. İki dansçı belli bir süre boyunca dolabı █ birbirlerine atıp tutacaklar. Oyun oynuyorlar sanki(!) Zeminin sunta oluşunu bu süre boyunca dolabın █ hareketine uygun bir tavır gibi algılamaya başlıyoruz. Sert ama fırlatmaya müsait, ya da üzerinden fırlatılmaya... Dansçılar, birinin yalnız kalacağı ana kadar, zemine yatar, bacakları/ayakları ile dolabı ▬ / atıp, tutar, düşürür, bekletirler. 360 derece- dönerek, yürüyerek, dolabı █ yerleştirerek, dans alanında yön değiştirirler. Dolabın ▬ altında kalırlar. Dolap █ onların altında kalır. Sıkışır, çömelir, uzar ve gerilirler. Oyun kurar, oyunu bozar, eylemi kat kat yenileyip, yapılmış eyleme yeni bir şey ekleyerek yinelerler... Atmayı, itmeyi, tutmayı, düşürmeyi, olanca hızıyla devirmeyi... dolabı... yinelerler. Dolap █ eylemdeki ilişkiyi bağlar, ilişki dolap █ üzerinden kurulur.

Eşofmana benzeyen pantolonları, yuvarlak bereleri, spor ayakkabıları... bütün renkler soluk gri, bej, yeşil, sarı... kirlenmiş de hiç yıkanmamış gibi. İki insan bedeni arasına konulmuş dolap █, kendi gövdesi üzerinde durmadan dans ediyor. Dolap █ çok iyi nötr durabiliyor. Dolap ▬ / bazen sallanıp, sallanıp durmayadabiliyor ya da yanlış yere kayıyor. Dansçılar rahat, işlerinin gereğini yerine getirerek, dolabı █ düzeltiyorlar. Burada risk de hissediliyor, görülüyor. Dolap ▬ / düşerken, tam en son an, yere değdi değecek noktasına gelinceye dek, dansçının beklediğini farkediyoruz. Orada bir boşluğu dolduruyor dansçı, dolap ▬ / ile karşılaştığı anın fiziksel gerçekliğini. Ve beklemeyi tercih ediyor. Mesafenin farklı boyutları, dolabın █ aslında dansçılardan sadece biraz uzun kaldığı, atıp tutmanın basitleştiren tekrarı tuhaf bir gerçeklik yaratıyor. Yani, ne oluyor şimdi? “Elden geçirilmiş bir buzdolabı” █, sıkıcı, tek düze, niye yapıldığı anlaşılmıyormuş gibi duran bir süreçte seyircisinin gözü önünde canlanıyor. Gösterim boyunca dolap █ aslında hep orada. Dansçıların bütün eylemleri dolabın █ dansını zorunlu kılıyor. Olan bu!

Dolap gösteriminin, süreç içinde kaybetmeden koruduğu hangi özellikleri yüzünden yeni ve canlı durabiliyor olduğunu araştırmak istedim. Gösterimin doğrudan ortaya çıkardığı basitlik, yalınlık kavramları ve en önemlisi seçilmiş olan –dolap- nesne(si) üzerinden dans estetiği ile basit bir ilişki kurmaya çalıştım.

TEK 1 ▬ ≠
Dolap █ dans alanının sağ geri köşesine, yatay olarak taşınır, getirilir. İki dansçı da dans alanının dışına çıkar. Mustafa Kaplan, elinde bir bıçakla gelir. Dolabın ▬ bantlarını keser ve kapağını çıkartır. Kapak elinde, dolabın █ kenarına oturur ve kapağı kafasının üzerine koyar, dengeler, ayağa kalkar. Yalnızdır. Filiz Sızanlı, dans alanından çıkmıştır tamamen, seyircinin görmediği bir noktadadır. Mustafa Kaplan, kapak kafasında olduğu halde, karşı tarafa doğru yürür. Alanda boylamasına bir yürüme turu alır. Dolabı ▬, kapağı bırakmadan biraz kaldırır ve paralel biçimde dolabın ▬ ≠ altına yerleştirerek bırakır. Şimdi kapak, dolabın ▬ ≠ altında sıkışmış oldu. Siyah dans zemini, suntanın açık kahve rengi, kirli beyaz dolap ▬ ≠, beklenmedik bir sessizliğin içinde, katmanlı bir yapı oluşturuyor. Mustafa Kaplan, dolabın █ karşı paraleline sıçrar. Suntayla belirlenmiş oyun alanının biraz da dışında kalan köşe bir noktada, yüzükoyun uzanmış bir geriye esneme, bedenin yerde bir sarkaç gibi vuruşu... Dım, pak, dım pak, dım pak, dım pak... sesi var yerin! O şimdi, dolabın █ ▬ kapakla kurduğu dengesine benzer bir denge yaratmıştır kendi bedeninde. Olabildiğince hızlı, kesik kesik ama yoğun. Dım pak, dım pak, dım pak... Oluşan katmanın yoğunlu da artar böylece. Dans alanının sağ arka köşesinde dolap ▬ ≠, sol ön köşesinde dansçı benzer bir bedenlilik içinde denge, uyum, simetri kavramlarına dair bir etki yaratıyorlar.
Ancak, yazdığım inceleme, beni yazma estetiğine dair bir denemeye götürdü. Risk almaya karar verdim.

İKİLİ 2 ▬ ▬
Mustafa Kaplan, dolabın ▬ ≠ kapağını hem sunta dans alanının, hem de siyah dans zemininin görünmeyen bir noktasına koyar. Dolabı █ [ açık kalmış kapısı, biraz önce Filiz Sızanlı’nın çıktığı yöne gelecek –sağ- biçimde ortaya getirir. Filiz Sızanlı ani bir hareketle koşar, dolabın █ [içine girerek Mustafa Kaplan’a iter. Burada tekrar eden bir itme-itme görülür. Filiz Sızanlı dolabın █ [ içine girer, dolabı █ [ Mustafa Kaplan’a iter, çıkar, girer, iter, çıkar. Dolap █ yavaş yavaş parçalanıyor. Biz bir şey anlamadan dolap █ / ▬ ≠ [ biçim değiştiriyor. Ama o bir dolap █ değiştiremezsin bunu? Dolabın █ hacmi ve genişliği, içi ve dışı, ağırlığı ve hafifliği... kütlesi kendinden... tam bir gövde gibi dolap █. Yatıyor, kalkıyor, içi boşalıp doluyor, dönüyor, taşınıyor. İkililer süresince itmek, tutmak, düşmek, düşürmek, taşımak, çekilmek, yerleştirmek, atıp – karşılamak, gerilmek, tutunmak, yatmak, destek olmak, oturmak, sıçramak, kandırmak için hareket ediliyor. Tekdüzeymiş gibi görünen eylem dizilerinin dinginliği, temizliği, tekrarların kırıldığı anlarda oluşan yeni resimlerin yarattığı duygu ve düşüncenin netliği aklımızı çeliyor. Dansçının kendini ve diğerini tehdit altına sokuyor oluşu, oyunla karışık bir çekişme hazzının apaçıklığı altında gerçekleşir. Çıplak sahne gerçekliğinin gücü, alışılagelmiş gösteri fikrini, bir “show” üretme-izleme ilişkisini bozar. Seçilen malzemelerin bir gösteri nesnesi olamayacak denli basit, “çirkin”, sıradan, soğuk, uzak, soluk renkli olması bütün bir gösteri mekanizmasına darbedir. Dolabın █ üstünde, yine en baştakine benzeyen bir risk alımı var. Yine dolapla █ / karşılaşmanın boşluğunu, sunta zemine patlatarak doldurmak. Mesafe yine çok boyutlu. Sahici.

TEK 2 ▬ [
Dolap ▬ [ yine aynı sağ geri köşede kapaksız durur. Açık olan kapağı yukarı bakmaktadır. Filiz Sızanlı sırtı seyirciye dönük, dolabın ▬ [ kenarına oturur, ve yavaşça içine kayar. TEK 1 ▬ ≠ dekine benzer bir sessizlik. O zaman anlıyoruz sessizliği. Hareket yok, dolabın █ hareketi yok, ses yok. Hareket aniden durunca, sürtünme, kayma, çarpma, patlama sesi de duruyor. Alışkın kulaklar susuyor. Sessizlik, dinginlik aynı zamanda. Filiz Sızanlı dolabın ▬ [ içinde. Kendini yukarı kaldırıyor zaman zaman, bedeninin farklı parçalarını görüyoruz. Zaman yavaş, hareket yavaş. Dolabın ▬ [ içine gömüldüğü bedeni görülmüyor. Sadece diz kapakları örneğin, sadece üst gövdesinin en üstü, yatay olarak bedeninin yarısı ya da dörtte biri. Dolabın ▬ [ eşiği ile bedeninin görünen parçaları birleşiyor. Benzerlik değil ama, parçalanma ve bütünlenme. TEK 1 ▬ ≠ ile TEK 2 ▬ [ çok farklı. Birinde dolabın █ dışıyla, bedenliliğin benzerlik üzerine kurulduğu, ani, tansiyonu yüksek, mesafesi uzun bir ilişki görüyoruz. Oysa diğeri, çok yakın. Hareket ettiği belli bile olmayan, içle ilgili bir ilişki - ya da hareket yaklaşımı- sunuyor.

İKİLİ 3 █ █
Filiz Sızanlı, dolaptan ▬ [ çıkar ve onu ortaya taşır. Mustafa Kaplan, dans alanı dışından getirdiği koli bantını dolabın █ kenarına yapıştırır. Dolabın █ kapağını da getirir. Menteşelerine yerleştirip, bantlar. Bu sırada, Filiz Sızanlı da bir başka koli bantı ile gelir. İkisi aynı anda dolabı █ bantlamaya başlarlar. Mustafa Kaplan sunta alanın dışına çıktığında, Filiz Sızanlı bantı dolabın █ üzerine yapıştırmadan açar açar, uzatır ve koşmaya başlar. Geniş bir daireden küçülerek dolaba █ doğru bantlama. Bantın sesi, ayak tabanının sesi. Bantları aynı anda, dolabın █ üst kenarına yapıştırırlar. Yapışan bantlar, dolabın █ üzerinde iki yuvarlak oluşturuyor şimdi. Koli bantlarının saydam açık bej rengi, dans alanındaki bütün renklerin içinde var.

Dansçılar, ani bir hareketle dolabın █ sağına ve soluna baş aşağı eklemlenirler. Sessizlik. Yine bir parçalanma, bütünlenme. Dolabın █ kapağı? Dolabın █ tavanına tırmanıp oturuyorlar. Yavaşça, Mustafa Kaplan’ın üzerinde yatay durumda uzanmaya başlayan Filiz Sızanlı’nın sadece bacakları ile başı, dolabın █ arkasından görülüyor. Filiz Sızanlı bu halde, dolabın █ sağ tarafına gelir, aynı anda üstüne tırmanmaya ve aynı anda da aşağı itmeye başlarlar. Dolap ▬ / düşer, ikisi de dolabın ▬ üzerinde bir an kaldıktan sonra, sırtları seyirciye dönük şekilde kenarına otururlar. Sessizlik. Gösterim bittiğinde, ışıklar yavaşça kararırken, hem Mustafa Kaplan’ın dolabın ▬ ≠ kapağını kafasının üzerinde taşıdığı, hem de Filiz Sızanlı’nın dolabın ▬ [ içindeki yarı görünmez şekilde oluşturduğu durum akla gelmektedir. Dolap █ gösterimi, gündelik hayatın içinden gelen bir buzdolabını █, dansın odak noktasına taşıması ile birlikte, dansın konusuna ve yapılışına dair sorular oluşturduğu gibi, seyreden de uyandırdığı somut çağrışımlarla izlenebilirliğini sürdürmeyi başarmaktadır. Dansçılarını, kullandığı kostümler, hareket etme becerileri ile benzer; cinsiyetsiz/kimliksiz kılmış görünür. Ancak, onlara, aralarına getirdiği dolabın █ bedenliliği ile kendine özgü bir beden atfeder. Bu kendine özgü beden, dolabın █ ▬ / ≠ [ █ dansını seyreden herkesin bedenidir. Kendini, diğerini ve arada kalanı sorgulamayı tercih eden herkesin bedenidir.

İpucunun burada olduğunu farkediyorum.

19.12.2007

Dansçı Ben

Dans bedensel bir pratiktir. Kinestetik bir tarihtir. Bedenli bir yazıdır. Bu yazının öznesi ise dansçıdır. Dansçı’nın bedenidir. Ve bu beden yaşayan, tepki veren, seçimleri, kararları, merakları olan bir bireydir aynı zamanda. Şimdi ben danstan söz ediyorsam eğer, o halde insandan, kendimden söz ediyorum. İşte bu yüzden dans edemeyecek bir insanın olduğunu düşünmüyorum. Çünkü, Dansçı Ben izin vermez buna. Dans etmek, hatta şu anda yapıyor olduğum gibi, dansı düşünmek, dansı yazmak, unuttuğum bir dili yeniden anımsamamı sağlıyor. Sözsüz, algısal, rastlantısal, deneyerek yanılan, öğrenen, yoğun duygusal tepkilere dayanan bir iletişim, anlama ve bilgi dönemindeki atalarımla buluşturuyor beni. Dans, müziğin, şiirin, rüyanın, görünün, büyünün bir aradalığından oluşan bir kutlamaydı o dönemlerde. İnsanların ve ruhların bir arada bulunduğu bir ritüeldi. Dansçı Ben karşılaştığı her somut ve soyut nesne/olay ile ilişki kurmayı denedi. Korktu, sevdi, kaybetti, büyüdü, ağladı, kendinden geçti, taptı, büyüttü, büyülendi, büyüledi. Ne yapacağını bilemediği her karşılaşma anında taklit etti, isimler verdi, yüceltti. Unutmamak için tekrarladı. Tekrarlar törenlere dönüştü. Dans, doğa ve doğadaki varlıklarla iletişim kurma çabası olarak biçimlendi. İnsanın yaşadığı yeri, birlikte yaşadığı insanları (hayvanları, toprağı, bitkileri, gök gürültüsünü, ateşi, suyu vb.lerini) ve kendini anlama çabasının ürünü oldu. Saygı, korku ve kontrol etme dürtüleri arasında bir dil yaratıldı.

Dansçı Ben’in düşgücü sonsuzdur. Dansçı Ben rüzgardır, denizdir, başaktır, kartaldır. Dilediği her biçimde, istediği her kılıkta, Tanrı’nın soluğudur, doğa’nın suretidir. Dansçı’nın bedeni ile karşılaştığımızda Dançı Ben devreye girer. Gördüğümüz ama aynı zamanda hissettiğimiz şey, saygı ve korku arasındaki o eski dürtüdür. Ritüel ile sanatsal yaratıcılık arasındaki sınır belirsizleşir. Dans, yapabileceklerimizin bilgisidir. Bize, hayranlıkla dolu bir yetersizlik duygusu içinde, bedenimizin potansiyelini gösterir. Dans bana kendimi anlatır. Korktuğumu, utandığımı, seviştiğimi, öldüğümü, çoğaldığımı ve bunların karşıtlarını da içimde barındırdığımı hatırlatır. Bedenin ve ruhun tüm hallerini, yerde, yerin üstünde, yerin altında... Dans, üzerinde durduğum dünyada nasıl davrandığımı anlatır. Bu yüzden insan davranışlarıyla oluşturulmuş kinestetik bir tarih; bir bedensel pratik olarak, kültürü, hafızayı kaydeden bir yazıdır. Bu durumda bir dans biçiminin unutulması bize ne söylemeli? Dansçı Ben ne zaman efsane haline geldi? Algısal olan, yerini zamanla akılsal olana bırakırken, duygular ortadan kalkmadılar belki ama, kontrol altına girdiler. Mantık ya da zeka düşgücü’nün enginliğini zedeledi. Farklı biçimlerde dönüşerek dallara ayrıldı dans. Bir ürünken araç da oldu. Bugün dans ettiğimizde bu yüzden Dansçı Ben’e ulaşan yollardan birinde devinir oluyor bedenimiz.

Dans mitolojilerin ya da tapınımların yansılaması olur. İnsanı ilahi güçlere yaklaştırır. Kültürel bilgiyi korur ve besler. Kutlamalardan festivallere, önemli olayları hatırlatır. Bedenin sıradan olduğu gibi sıradışı hallerini gösterir; yeteneklerini –ve yeteneksizliklerini sergiler. İnsanın kendini çevreleyen doğa ile nasıl iletişim kurduğunu gösterir. İnsanı sosyalleştirir. Bireyin toplum içindeki ilişki ve deneyimlerini yansıtır. Toplumsal ahlak ve değerler, tabular, kadın ve erkek ilişkileri hakkında bilgi verir. Sevinçleri, başarıları, cesareti, zekayı taşıdığı gibi, yalnızlığı, yanılgıları, şehveti, açlığı da taşır. Dans eden beden öznedir, nesnedir, görür, görülür, deneyimler, deneyimlenir, hareket eder, hareket ettirilir. Dansçı’nın bedeni olağanüstüdür, ama gerçektir. Yükselir, alçalır, kasılır, gevşer, küçülür, katlanır, bükülür, sıçrar, fışkırır, durulur, durur, yatar, daralır. Ve bütün bunlar sayısız imgenin an be an canlanmasına neden olur. Ve her bir imge kişisel, toplumsal, fiziksel, biyolojik, psikolojik, sosyolojik, estetik, tarihsel, kültürel birimler ölçüsünde anlamlar üretir. Dansı dansçıdan ayıramadığımız bu süreçte, farklılıkların ve benzerliklerin eş anlı olarak bulunduğuna tanık oluruz. Yaşam deneyimimizde olduğu gibi.

Sürekli dans eden bedenden söz ettim. Dans edemeyen bir beden de var mı? Dansın kabul edilebilirliğini kim/ne sağlar? Bir insan neden dans edemediğini düşünür? Dansçı güzel midir, şişman ya da kısa mıdır? Dans eden bedenin beğenilir olması ne ile ilgilidir? Hangi beden utanır, hangi beden kışkırtır? Aslında bu soruların yanıtları da Dansçı Ben’e giden yolları oluşturur. Ancak, karşıtlıkların ve geçişkenliklerin çeşitli nedenlerle ayrıldıkları noktada, Dansçı Ben bir efsane’ye dönüşmekte, ayrışmakta, unutulmaktadır. Oysa dans hatırlatandır.

Şimdi kendi doğama dönmek istiyorum. Bu fotoğrafı gördüğümde sanırım 13 yaşındaydım. Büyülenmiştim! Çünkü, uçabiliyordu O. Bugüne kadar sapsarı imgesini içimde sakladığım bu fotoğrafı, şimdi yeniden hatırlıyorum. Nerede ve nasıl durduğuna akıl erdiremediğim bu dansçı’nın, beni bana davet ettiğini duyumsamışımdır her zaman. Bir süre sonra Martha Graham olduğunu farkettiğim bu kadın, bütünüyle hareketin kendisiydi benim için. Bedeni kendisiydi! Ve beni çağırıyordu, Dansçı Ben’i! Yükseltiyordu bu beden beni, kendi yükselişi anında, beni de yükseltiyordu. Sınır tanımaksızın geriye doğru esneyerek, kendinden yüzde yüz emin bir açıklıkla, cesaret fışkıran, fışkırtan bir bedendi bu. Ve inanamayacağım denli yakın geliyordu bana. Hayatım boyunca Onu anımsadığım her an, o parlayan güneş olduğuma inandım ben. Dansçı Ben’e inandım. Dans ettim, dansı düşündüm, dansı yazdım. Pek çoğumuz gibi.

Evren Erbatur