8.05.2013

“İLİŞKİLER Teması Üstüne BEDEN DRAMATURJİSİ Atölyesi”

Dramaturjiyi tanımlarken en çok kullanılan kavramlar diyalog ve işbirliğidir. Atölye yürütücüsü Evren Erbatur dramaturjinin bir eylemli düşünce olarak, bizleri hareket etmeye davet eden, kendimizi ve karşımızdakini anlama çabamızın bir süreci ve ürünü olduğunu düşünmektedir. Beden, özne ve temsil arasında ilişkilerin nasıl biçimlendirildiği üzerinde yoğunlaşan beden dramaturjisi çalışmalarında ise, bedenin kim olarak, nerede, hangi koşullar altında, hangi eylemler içinde, hangi ilişkileri kurarak konumlandığını araştırmaya odaklanmaktadır. Bu atölyede yapılacak alıştırmalar, hareket dizileri, durumlar vb. ile belirli koşullar içinde ya da bu koşullarla birlikte var olan bedenin, var olma koşulları, bedenin nasıl hareket ettiği, ama onu neyin o şekilde hareket ettirdiği çalışacaktır. “İlişkiler” teması üzerinden ilerlenecek bu atölye bir yandan dramaturji, beden dramaturjisi, dramaturg ve koreograf/yönetmen ilişkisi, işbirliği, yönetmek/rehber olmak, dansçı/oyuncunun seçimleri ve eğilimleri konularına eğilecek, diğer yandan da bu temanın ortaya çıkardığı bedenler arası durumun/tutumun çeşitlemelerini araştıracaktır.

TARİH: 17, 22, 23, 24 Mayıs SAAT: 18.00-22.00

ATÖLYE KATILIM BEDELİ: 100TL. İndirimli 80TL.

Katılımcı sayısı: 16 kişi ile sınırlıdır.

ATÖLYE BAŞVURU KOŞULU: Atölyeye neden katılmak istediğinizi belirten kısa bir yazı ile birlikte özgeçmişinizi nukollektif@gmail.com adresine gönderebilirsiniz. Katılımcıların hareket, oyunculuk, dans, performans disiplinlerinde deneyimli olmaları ve çağdaş dramaturji çalışmalarına eğilim göstermeleri beklenir.

YER: Kollektifhane Kalyoncu Kulluk Cad. İnci İş Hanı 3/6 Beyoğlu
0533 471 47 96 www.nukollektif.com nukollektif@gmail.com

12.09.2011

"Etin Sesi" Açık provalar ile devam ediyor...


“ETİN SESİ”
Tasarlayan/Oynayan: Evren Erbatur

Açık Prova Tarihleri: 14, 15, 16 Eylül 2011, saat 20.30

Yer: Tiyatro Araştırma Laboratuvarı (TAL)
Cumhuriyet Caddesi, Letafet Apartmanı, Şehir Tiyatroları Müdürlüğü Binası
No:89 Kat:2 Elmadağ

Bilgi ve Rezervasyon için: www.tal.org.tr; talistanbul@gmail.com;
0212.455.39.00 (162); 0505.947.75.59
evadus.evadus@gmail.com

(Stüdyomuz küçük olduğu için hangi gün gelebileceğinizi bildirmenizi rica ederiz.

“Etin Sesi” projesinde, beden dramaturjisi hakkında yaptığım çalışmaların uğrak noktalarından biri olan, “bedenin incinebilirliği” kavramını, oyuncunun metinle kurduğu ilişki üzerinden ele almak istedim. Burada yöneldiğim nokta, kelimelerin oyuncu tarafından nasıl bedenlileştirildiğidir. Oyuncu konuşurken ve hareket ederken bir artikülasyon oluşturmaktadır, bir söyleme biçimi meydana getirmektedir. Burada konuştuğu –ve hareket ettiği metnin- dinamikleri dışında, kendine özgü bir dinamik de yaratma arayışı içine girer. Peki, bunu ortaya çıkartmak için, bir şeyleri tersine çevirmek mümkün mü? Şunu düşündüm, oyuncu kimin sözlerini söyler? Oyuncu tam da konuşmaya başladığı anda, söyleyeceklerinin kendi sözleri olmadığını fark ederse ne olur? Bu fark etme anını, halini oynamaya başlayabilir mi? Böylece, oyuncunun dramaturjik potansiyelini ortaya çıkartacağı şekilde, hem ona destek olma hem de farklı bir araştırma yapma isteği “Etin Sesi” projesini oluşturdu.

Bu soruların yanıtını aramak üzere açığa çıkan bir metin söyleme ihtiyacı, tiyatroya, oyuncuya ve metne yaklaşımı yüzünden projeyi Antonin Artaud’ya yöneltti. Çünkü Artaud şöyle seslenmekteydi bir yazısında, “benim acılarım yalnız düşünmeyle ilgili değil, etimden de ruhumdan da derdim var… Diyebilirim ki ben, gerçekten bu dünyada varlık olamadım; bu yalnızca zihinle ilgili bir durum değildir. Nasılsam öyle görünmeyi yeğlerim, varlık olmayışımla…” Böylece “Yaşayan Mumya” metni ilk kez Mayıs 2010’da GalataPerform’da sunuldu. Bir yıl boyunca kağıt üstünde ya da alıştırmalarla sınırlı kalan proje, Mayıs 2011 itibariyle TAL araştırma projesi haline geldi. TAL’de şimdiye dek gerçekleşen iki açık prova sonrasında ortaya çıkan en önemli nokta, sadece metnin söyleniş biçiminin değil, hareket etmenin de farklılaştığı bambaşka durumların oluşmasıdır. Kendiliğinden gelen, kendi itici gücüne sahip ses, söz, jest, hareket dizileri birbirine karışarak, ortaya zamansız, uzamsız bir çağrışımlar ağı bırakmaktadır.

Projenin çalışma yöntemine dair yanıtlar ise, başka sorulardan ortaya çıktı. Gösteri nedir? Neden prova yaparız? Gösteri için prova yapıyoruz, ama gösteri bir sonuç mu? Belki de prova yapmak için gösteri yapıyoruz. Öyleyse, provada ne yapıyoruz? “Etin Sesi” böyle bir mantık içinde çalışılabilir mi? Nereye kadar? Projeyi seyircilerin katılacağı açık provalar süresince ortaya çıkartma düşüncesi heyecan verici görünmeye başladı. Bu yüzden, her açık prova öncesinde, projenin ilerleyişi hakkında bilgi vermeyi, sonunda ise seyirciler ile gördükleri, düşündükleri, hatırladıkları, duyumsadıkları hakkında konuşmayı planlıyorum. Her gösteri sonunda yapılacak olan fikir alışverişleri, sonraki gösterimlerin malzemelerine dönüşecek mi? Nasıl? Bunu birlikte göreceğiz!

22.05.2010

Etin Sesi / The Voice of The Flesh


Antonin Artaud’nun
“Yaşayan Mumya” metnine bir yorum…

An Interpretation for "Living Mummy", a text by
Antonin Artaud

Tasarlayan ve Oynayan:
Evren Erbatur
Suflör: Funda Karakuş
İllüstrasyon: Alpaslan Armutlu
İlk Gösterim: 24 Mayıs 2010, 20.00 Galataperform
Peşpeşe - Et, Zerafet, Yücelik III kapsamında

Teşekkürler; Aslı Akyıldız, Özlem Uzun, Akın Gövtepe,
Murat Gezer

“Kendi kendimden emin değilim, yaşıyor muyum, yoksa? Bir çeşit kuklayım ben, kendi kendimin kuklası! Kendi içimde oturuyorum, yaşamla yaşarken kendi yaşamımı oturduğum yerden izliyorum.” Evren Erbatur

“Antonin Artaud’nun öyküsü, varlık olmayı seçmemiş, ve var olurken kendi bedenini de seçmemiş bir adamın öyküsüdür; bir gün bu adam kendi sözcüklerini de seçemediğini açıkladı.” (Georges Charbonier, alıntılanan kaynak Yaşayan Mumya, Yaba Yay, Çeviren Yaşar Günenç, Önsöz)

26.03.2010

Tiyatro ve Dansta Performatif Olan Üzerine

Bu yıl Kargart ve Galataperform'un işbirliği ile düzenlenen PERFORMANS GÜNLERİ kapsamında, 25.03.2010 tarihinde düzenlenen panelin yürütücüsü Yeşim Özsoy Gülan ve katılmcıları Gurur Ertem, Aydın Teker, İlyas Odman,
Evren Erbatur oldu.

www.kargart.org / www.galataperform.com

13.11.2009

"Kahkaha Deliği" Üzerine_Idans 03

Bütün Öznelerimi ve Bütün Fillerimi Yitirdim, “Kahkaha Deliği”’nde Öldüm!

La Ribot’un yazıp yönettiği, performansını ise Marie-Caroline Hominal ve Delphine Rosay ile paylaştığı “Kahkaha Deliği”, seyircinin motivasyonunu dönüştüren bir dramaturjinin 5 saat boyunca deneyimlendiği bir gösterimdi. Kişisel bir farkındalığın dışında, sanatsal farkındalıkların da vurgulandığı bu “süresel enstalasyon”da, çağdaş dramaturjinin ne olduğuna dair bir öneri ile karşılaşmaktayız.

Bunu Peter Eckersall’ın dramaturjinin gösteri sanatlarındaki bugünki konumunu tariflerken söylediği sözler ile örneklendirmek isterim. “Dramaturji, müzelik durağan tiyatral ve göstergesel gerçekler yerine, dünyayı ve sahneyi, varlığı ve temsili, metni ve dokuyu umulmadık bir şekilde ören; yıkıcı ve bozucu bir süreç haline gelmiştir.” Gösterimin en önemli özelliği, gösterimsel öğelerinin biçimlendirilişindeki seçimler ile o seçimlerin düşünsel, duygusal, bilişsel anlam katmanlarının birbirine örülmesinden geçmekteydi. Gösterimin olay örgüsü boyunca tanık olduğumuz eylemlerin, görsel ve işitsel öğelerin (ses, ışık, kostüm, renk, teknik, beden bilinci, tasarım vb.) yan yana ve ama aslında bir sarmal gibi iç içe, üst üste gelişlerinden doğan gerçeklik, seyircide uyandırdığı anlamlandırma çabasının ve sonunda her biri için “doğan/görünen” anlamın tetikleyicisiydi.

“Dramaturji, sanat yapımının hemen her seviyesine nüfuz ederken, tiyatrodan dansa, sinemadan görsel sanatlara, mimariden “günlük yaşam” performanslarına... (kimlik politikalarına da dahil olarak) durmadan yenilenmeyi amaçlar.” “Kahkaha Deliği”, Eckersall’ın dediği gibi, danstan yazı-sanata, açık biçimli tiyatrodan kapalı biçim tiyatroya, mimariden performansa, performanstan yerleştirmeye sanatın biçimlendirilişindeki farklı pek çok alana sıçramaktadır. Ancak, bu sıçramayı, seyirciye “nüfuz ettiği” anlarla birlikte hem sanatın dönüşümünde hem de seyircinin kendisindeki bir dönüşümle yaratır. Yenilenme; yıkım, tükeniş, yaratma, oluş, olamama, oynama, taklit, kaybediş, bulunuş ikilikleri sayesinde gerçekleşir. Bununla birlikte, yine de, sarfettiği kelimeler ile politik ve “dünyalı” bir toplumsal tavrın içinde kalmayı başarır. Buradan yola çıkarak, “Kahkaha Deliği”, neydi diye düşündüğümde, bütün öznelerimi ve bütün fiilerimi yitirdiğim bir deneyimdi demem gerekir.

Gösterimin sonunda gördüğüm şey, üç bedenin yarısı kartonlarla örtülü çıplak bacaklarından oluşan bir yarık... O yarıktan aşağıya düşüş... Çapı çok büyük bir hortumun tam ucundaymışız, hortumun hava dolu duvarlarına mıhlanmışcasına duruyoruz. Bir hortumun içindeyiz. Bir hortumun içindeymişiz. Beş saat önce yerde duran söz öbeklerinden bezeli kartonların yarısı şimdi duvarda iken, tepetaklak olmuşluğumun duygusu beni şaşırtıyor. Yer kalkmış, havalanmış, uçuyor... İçindekileri de kapıp götürerek.

Her şey bittiğinde ben, gerçekten, beni içine doğru çekip yutmuş o hortumu gördüm. Önce düşüş sandığım şeyin, bir çekiliş olduğunu böyle kavradım. Ancak içe çökerten bir güçle, dışa püskürten başka bir güç, aynı anda beni ele geçirmiş gibiydi. Çok önceleri, bu çekiliş canını yakmaya başladığında, bir yere tutunmak istiyorsun ama nereye tutunacağını bilemiyorsun. Çünkü zaten havadasın, havalanmışsın. Seni tersyüz eden bir içe katlanma hareketi?! Bu hareketi hayal ettiğimde bile başım dönüyor.

Bizi mıhlayan şey saatlerdir dönen ses. Dönen kahkaha. Boşluktaki yankı. İçimi acıdan, hiçlikten, tuhaf bir öte dünya hissinden, kabuğumdan sıyrılmışım gibi parça parça bölen bir sarsıntıdan gitgellere boğan dürtüler... Nefes almak istiyorum!

“die here / please die”

Farklı gülmeler, kahkalar, küçük, büyük, kısık, ince, derinden, çığlıklı, kanırtıcı, davetkâr, muzip, bildik, telaşlı, komik, baygın, kendinden geçmiş, onaylayan, çatışan, yükseltici, sinik, beklenmedik. Durmaksızın süren bir kahkaha. Sesler kayda alınıp, geri verildiği için kimin güldüğünü fark etmiyorsun bile. Yanımdakinden geldi sanıyorum, hatta benden çıkıveriyor aniden. Aslında yaşadığımız bir tür tanıklık. Ses dönüyor. Hissettiğim çekilişin ya da düşüşün nedeni, dönüp dolaşan sesin çoğalması, onu daha fazla hissediyor olmak.

Mekânlılaştırılmış kahkaha! Ağız boşluğu. Ağız boşluğunda oluşan kahkaha. Dansçılar kahkayı üretiyorlar, boşlukta dönen kahkakayı üretiyorlar... “Kahkaha Deliği”’ne bir huni gibi kendi bedenlerinden kahkahalarını boşaltıyorlar. Billurlaştırılmış bedenler... Kendilerini damıtıyorlar yavaş yavaş... Ama bir tanıklık var. Söz öbekleri ile bunu unutturmuyorlar. Dünyaya tutunmaya devam ediyorlar.

“this is war / illegal death”

“global human / your help / lost help”

“micro human / humanly lost”

“Onlarla birlikte hep gülse miydim?” diyorsun, farklı mı olurdu her şey? Bunu sorduğunda, acıtmaya başlıyor ve gülemiyorsun –artık-. Onları izlerken, bu duruma tanık oluyor olmanın farkındalığı seyirci olarak beni, oyuncu olarak onları etkilediğinden daha farklı bir şekilde etkiliyor olmalı. Bir duruma tanık oluyor olmanın, ama hiç bir şey yapamıyor olmanın, bu yapamayıştan kaynaklanan bakma, izleme, terk etme, geri gelme hallerinin hepsini aynı anda yaşamanın farklılığı üzerine siniyor. Çünkü, mekândan çıkabilirsin, mekândan bütünüyle ayrılabilirsin. Uzaklaşabilir, atabilir, unutabilirsin. Oysa herkes başka bir şey yapıyor.

“spectator killed / in the hole”

Döne döne devinen mekânda kelimelere tutunup bir anlam üretmeye çalışıyoruz. Anlamı yaşıyoruz. Duyarak, düşünerek, konuşarak. Gösterimin yapısı basit aslında. Boş bir alanın zemini bir metreye yirmi santim kadar genişlikteki saman rengi kartonlarla kaplanmış. Mekânın bir köşesinde tek kişilik bir koltuk, üzerinde ses düzeneği ve taşınır bilgisayar bulunan bir sehpa, yanına su şişeleri ve kağıt koli bantları yerleştirilmiş. Gösterimin sesçisi zaman zaman oraya gelecek, oturacak, dinleyecek, kaydedecek, dışarı açılan aralıktan kaybolacak, sonra yine gelecek ve yine dinleyecek, kaydedecek, seyredecekti. Dar aralığı saymazsak, dört duvarı çevrili geniş bir alan burası. Üç dansçı boşaltılmış mekânın içinde, hareket halinde, gülüyor ve yerden aldıkları kartonları bileklerine taktıkları kağıt bantlarla duvara yapıştırıyorlar. Kartonların üzerlerinde kelimeler var. İngilizce. Genelde iki kelime. Bu kartonları yerden aldıktan sonra, kelimenin anlamına bazen çok az, bazen hiç gönderme yapmayan bir poz eşliğinde duruyorlar. Gülmeleri devam ediyor. Duvarlar yavaş yavaş, yan yana gelen farklı kelime öbekleri ile dolmaya başlıyor. İlk tepkin gülmek sanırım yine de. Farkında olmaksızın gülüyorsun. Bir de kartonları okuyorsun. Süreç içerisinde astıkları “okuma fişleri” çoğalıyor.

“secret hole / for aliens”

Haz, şiddet, acı, şaşkınlık, acıma, acı çektirme, sıkıntı, umutsuzluk, tahammül, süreklilik, durağanlık, daralma, genişleme, uzama, küçülme, sıyrılma, ayıklanma arasında gidip geliyorsun. Dansçılar sana bir şey yapıyor, kendilerine yaptıkları şey boyunca. Kendilerini bir “şey” haline getirmeleri sayesinde, seni de bir “şeye” dönüştürüyorlar. Damıtma burada hissediliyor. Lime lime olmuşum gibi, ama neden bu denli tam geliyorum kendime?

Dansçılar süreç içinde kostümlerini değiştiriyorlar. Saman rengi kartonlara yakın şekilde kahve, pembe, ten rengi ile başlayan süreç, sarı ve eflatuna ardından mavi ve yeşile dönüyor. Değişen şey elbiselerin rengi belki ama “okuma fişlerini” astıkça mekânda görünmezleşmeye başlayan dansçılar, bu renklerle birlikte yüzeye çıkmış oluyorlar. Mekânın devingenliğini sağlayan öğelerden biri de bu yüzeye çıkış. Bir süre sonra çoğalan “okuma fişleri” yüzünden ayağa kalkmış mekânın içinde, lekelere dönüşen bedenleri izlemeye başlıyorum. Ki zaten kelimelerin de renkleri var.

Birşey olmasını bekliyorsun ama olamayacakmış hissi seni daha çok ele geçirmeye başladığında, dansçılar çoktan kendinden geçmiş kahkaların ortasında sürünmeye, koşmaya, tepinmeye ve hatta tam olarak işte çıldırdıkları an burası dediğimiz bir kopma noktasına gelmiş oluyorlar. Bu şekilde, ben, önceleri gülme eylemini yapmak zorundalarmış ve onlara yardım etmeliymişim diye düşündüğümü zaman içinde anlıyorum. Ancak, dördüncü saatin içindeyken, dalga geçmeye başladıklarını görüyoruz. Gösterimin sonuna doğru sanki hem bir oynama halinin içindeydiler, hem de içinde bulundukları duruma ancak bu şekilde dayanabiliyorlardı. Artık hissetmemeye başladığın noktada ise, her şeyin farkında olduklarını kavrıyordun. İşte bu an, gösterimin gösterimsel seçenekleri ile anlam katmanlarını ve senin bir seyirci olarak konumlandırışındaki lezzeti farketme anı. Sonrası sana kalıyor.

Saldırı, gülme duvarı, yitik kelimeler, gülme ve bulunma hali, olup biten her şeyin yok olup gitmesi... bir burgaç gibi... kahkaha ile besleniyor, kahkahadan fışkıran vahşilikle besleniyor ve saf bir erime ile tükeniyor aynı zamanda...

“whole body / still missing”

“whole body / brutally lost”

İnsanı bu denli acıtan insandan başkası olamaz.

10.11.2009

ÇAĞDAŞ GÖSTERİ SANATLARINDA BEDEN DRAMATURJİSİ"_SEMİNER

4. ULUSLARARASI DANSA DAVET FESTİVALİ, EGE ÜNİVERSİTESİ
17-20.11.2009_İZMİR

Gösteri sanatlarını bedensel bir pratik olarak ele alan, ve beden dramaturjisi tanımı üzerinden, bu alanı okumaya yönelen çalışma beden, özne, kimlik ve temsil kavramları arasındaki bağlantıları görmeye çalışarak insanın bireysel ve toplumsal farkındalığı ile ilgili bir düşünce üretmeyi amaçlamaktadır. Bu düşünce, farkındalık kavramı ile ilişkili bir biçimde, temelinde unutma ve hatırlama kavramları, başka bir deyişle kaydetme biçimleri ile ilişkilidir.

1.06.2009

B Ö L Ü M L E M E
(ya da başka türlü yazmak)
DOLAP İÇİN BİR İNCELEME_EVREN ERBATUR

Bu yazı Çağdaş Gösteri Sanatları Dergisi GİST'in 3. sayısında yayınlanmıştır. Gist 3, Ocak-Haziran 2009, s.22-25

10 yıl sonra bir gösterimi hala aynı ya da benzer bir “istekle” seyredilebilinir, izlenebilinir kılan özellikleri bulmak, bunlar üzerinde düşünmek bize dans üretimi ve tüketimi açısından saklamamız gereken ip uçları verebilir mi?

▬ █ İKİLİ 1
TEK 1 ▬
İKİLİ 2 ▬ ▬
█ TEK 2
İKİLİ 3 █ █

Mustafa Kaplan ve Filiz Sızanlı’nın birlikte dans ettikleri Dolap adlı gösterimi ilk kez 1997’de, son kez 2006’da izledim. Belçika’nın Antwerp şehrinde 0090 Kunstenfestival’ine katılmış olan gösterimden sonra, seyircinin -2006 yılı seyircisinin- verdiği olumlu, “saygıdeğer” tepki sonucu, aklıma gelen soruydu bu.

▬ █ İKİLİ 1
Siyah dans zeminini, açık ahşap dokusunun parlaklığı ile keserek merkezleyen bir sunta zeminin üzerinde, basbayağı bir buzdolabı █ var. İki dansçı belli bir süre boyunca dolabı █ birbirlerine atıp tutacaklar. Oyun oynuyorlar sanki(!) Zeminin sunta oluşunu bu süre boyunca dolabın █ hareketine uygun bir tavır gibi algılamaya başlıyoruz. Sert ama fırlatmaya müsait, ya da üzerinden fırlatılmaya... Dansçılar, birinin yalnız kalacağı ana kadar, zemine yatar, bacakları/ayakları ile dolabı ▬ / atıp, tutar, düşürür, bekletirler. 360 derece- dönerek, yürüyerek, dolabı █ yerleştirerek, dans alanında yön değiştirirler. Dolabın ▬ altında kalırlar. Dolap █ onların altında kalır. Sıkışır, çömelir, uzar ve gerilirler. Oyun kurar, oyunu bozar, eylemi kat kat yenileyip, yapılmış eyleme yeni bir şey ekleyerek yinelerler... Atmayı, itmeyi, tutmayı, düşürmeyi, olanca hızıyla devirmeyi... dolabı... yinelerler. Dolap █ eylemdeki ilişkiyi bağlar, ilişki dolap █ üzerinden kurulur.

Eşofmana benzeyen pantolonları, yuvarlak bereleri, spor ayakkabıları... bütün renkler soluk gri, bej, yeşil, sarı... kirlenmiş de hiç yıkanmamış gibi. İki insan bedeni arasına konulmuş dolap █, kendi gövdesi üzerinde durmadan dans ediyor. Dolap █ çok iyi nötr durabiliyor. Dolap ▬ / bazen sallanıp, sallanıp durmayadabiliyor ya da yanlış yere kayıyor. Dansçılar rahat, işlerinin gereğini yerine getirerek, dolabı █ düzeltiyorlar. Burada risk de hissediliyor, görülüyor. Dolap ▬ / düşerken, tam en son an, yere değdi değecek noktasına gelinceye dek, dansçının beklediğini farkediyoruz. Orada bir boşluğu dolduruyor dansçı, dolap ▬ / ile karşılaştığı anın fiziksel gerçekliğini. Ve beklemeyi tercih ediyor. Mesafenin farklı boyutları, dolabın █ aslında dansçılardan sadece biraz uzun kaldığı, atıp tutmanın basitleştiren tekrarı tuhaf bir gerçeklik yaratıyor. Yani, ne oluyor şimdi? “Elden geçirilmiş bir buzdolabı” █, sıkıcı, tek düze, niye yapıldığı anlaşılmıyormuş gibi duran bir süreçte seyircisinin gözü önünde canlanıyor. Gösterim boyunca dolap █ aslında hep orada. Dansçıların bütün eylemleri dolabın █ dansını zorunlu kılıyor. Olan bu!

Dolap gösteriminin, süreç içinde kaybetmeden koruduğu hangi özellikleri yüzünden yeni ve canlı durabiliyor olduğunu araştırmak istedim. Gösterimin doğrudan ortaya çıkardığı basitlik, yalınlık kavramları ve en önemlisi seçilmiş olan –dolap- nesne(si) üzerinden dans estetiği ile basit bir ilişki kurmaya çalıştım.

TEK 1 ▬ ≠
Dolap █ dans alanının sağ geri köşesine, yatay olarak taşınır, getirilir. İki dansçı da dans alanının dışına çıkar. Mustafa Kaplan, elinde bir bıçakla gelir. Dolabın ▬ bantlarını keser ve kapağını çıkartır. Kapak elinde, dolabın █ kenarına oturur ve kapağı kafasının üzerine koyar, dengeler, ayağa kalkar. Yalnızdır. Filiz Sızanlı, dans alanından çıkmıştır tamamen, seyircinin görmediği bir noktadadır. Mustafa Kaplan, kapak kafasında olduğu halde, karşı tarafa doğru yürür. Alanda boylamasına bir yürüme turu alır. Dolabı ▬, kapağı bırakmadan biraz kaldırır ve paralel biçimde dolabın ▬ ≠ altına yerleştirerek bırakır. Şimdi kapak, dolabın ▬ ≠ altında sıkışmış oldu. Siyah dans zemini, suntanın açık kahve rengi, kirli beyaz dolap ▬ ≠, beklenmedik bir sessizliğin içinde, katmanlı bir yapı oluşturuyor. Mustafa Kaplan, dolabın █ karşı paraleline sıçrar. Suntayla belirlenmiş oyun alanının biraz da dışında kalan köşe bir noktada, yüzükoyun uzanmış bir geriye esneme, bedenin yerde bir sarkaç gibi vuruşu... Dım, pak, dım pak, dım pak, dım pak... sesi var yerin! O şimdi, dolabın █ ▬ kapakla kurduğu dengesine benzer bir denge yaratmıştır kendi bedeninde. Olabildiğince hızlı, kesik kesik ama yoğun. Dım pak, dım pak, dım pak... Oluşan katmanın yoğunlu da artar böylece. Dans alanının sağ arka köşesinde dolap ▬ ≠, sol ön köşesinde dansçı benzer bir bedenlilik içinde denge, uyum, simetri kavramlarına dair bir etki yaratıyorlar.
Ancak, yazdığım inceleme, beni yazma estetiğine dair bir denemeye götürdü. Risk almaya karar verdim.

İKİLİ 2 ▬ ▬
Mustafa Kaplan, dolabın ▬ ≠ kapağını hem sunta dans alanının, hem de siyah dans zemininin görünmeyen bir noktasına koyar. Dolabı █ [ açık kalmış kapısı, biraz önce Filiz Sızanlı’nın çıktığı yöne gelecek –sağ- biçimde ortaya getirir. Filiz Sızanlı ani bir hareketle koşar, dolabın █ [içine girerek Mustafa Kaplan’a iter. Burada tekrar eden bir itme-itme görülür. Filiz Sızanlı dolabın █ [ içine girer, dolabı █ [ Mustafa Kaplan’a iter, çıkar, girer, iter, çıkar. Dolap █ yavaş yavaş parçalanıyor. Biz bir şey anlamadan dolap █ / ▬ ≠ [ biçim değiştiriyor. Ama o bir dolap █ değiştiremezsin bunu? Dolabın █ hacmi ve genişliği, içi ve dışı, ağırlığı ve hafifliği... kütlesi kendinden... tam bir gövde gibi dolap █. Yatıyor, kalkıyor, içi boşalıp doluyor, dönüyor, taşınıyor. İkililer süresince itmek, tutmak, düşmek, düşürmek, taşımak, çekilmek, yerleştirmek, atıp – karşılamak, gerilmek, tutunmak, yatmak, destek olmak, oturmak, sıçramak, kandırmak için hareket ediliyor. Tekdüzeymiş gibi görünen eylem dizilerinin dinginliği, temizliği, tekrarların kırıldığı anlarda oluşan yeni resimlerin yarattığı duygu ve düşüncenin netliği aklımızı çeliyor. Dansçının kendini ve diğerini tehdit altına sokuyor oluşu, oyunla karışık bir çekişme hazzının apaçıklığı altında gerçekleşir. Çıplak sahne gerçekliğinin gücü, alışılagelmiş gösteri fikrini, bir “show” üretme-izleme ilişkisini bozar. Seçilen malzemelerin bir gösteri nesnesi olamayacak denli basit, “çirkin”, sıradan, soğuk, uzak, soluk renkli olması bütün bir gösteri mekanizmasına darbedir. Dolabın █ üstünde, yine en baştakine benzeyen bir risk alımı var. Yine dolapla █ / karşılaşmanın boşluğunu, sunta zemine patlatarak doldurmak. Mesafe yine çok boyutlu. Sahici.

TEK 2 ▬ [
Dolap ▬ [ yine aynı sağ geri köşede kapaksız durur. Açık olan kapağı yukarı bakmaktadır. Filiz Sızanlı sırtı seyirciye dönük, dolabın ▬ [ kenarına oturur, ve yavaşça içine kayar. TEK 1 ▬ ≠ dekine benzer bir sessizlik. O zaman anlıyoruz sessizliği. Hareket yok, dolabın █ hareketi yok, ses yok. Hareket aniden durunca, sürtünme, kayma, çarpma, patlama sesi de duruyor. Alışkın kulaklar susuyor. Sessizlik, dinginlik aynı zamanda. Filiz Sızanlı dolabın ▬ [ içinde. Kendini yukarı kaldırıyor zaman zaman, bedeninin farklı parçalarını görüyoruz. Zaman yavaş, hareket yavaş. Dolabın ▬ [ içine gömüldüğü bedeni görülmüyor. Sadece diz kapakları örneğin, sadece üst gövdesinin en üstü, yatay olarak bedeninin yarısı ya da dörtte biri. Dolabın ▬ [ eşiği ile bedeninin görünen parçaları birleşiyor. Benzerlik değil ama, parçalanma ve bütünlenme. TEK 1 ▬ ≠ ile TEK 2 ▬ [ çok farklı. Birinde dolabın █ dışıyla, bedenliliğin benzerlik üzerine kurulduğu, ani, tansiyonu yüksek, mesafesi uzun bir ilişki görüyoruz. Oysa diğeri, çok yakın. Hareket ettiği belli bile olmayan, içle ilgili bir ilişki - ya da hareket yaklaşımı- sunuyor.

İKİLİ 3 █ █
Filiz Sızanlı, dolaptan ▬ [ çıkar ve onu ortaya taşır. Mustafa Kaplan, dans alanı dışından getirdiği koli bantını dolabın █ kenarına yapıştırır. Dolabın █ kapağını da getirir. Menteşelerine yerleştirip, bantlar. Bu sırada, Filiz Sızanlı da bir başka koli bantı ile gelir. İkisi aynı anda dolabı █ bantlamaya başlarlar. Mustafa Kaplan sunta alanın dışına çıktığında, Filiz Sızanlı bantı dolabın █ üzerine yapıştırmadan açar açar, uzatır ve koşmaya başlar. Geniş bir daireden küçülerek dolaba █ doğru bantlama. Bantın sesi, ayak tabanının sesi. Bantları aynı anda, dolabın █ üst kenarına yapıştırırlar. Yapışan bantlar, dolabın █ üzerinde iki yuvarlak oluşturuyor şimdi. Koli bantlarının saydam açık bej rengi, dans alanındaki bütün renklerin içinde var.

Dansçılar, ani bir hareketle dolabın █ sağına ve soluna baş aşağı eklemlenirler. Sessizlik. Yine bir parçalanma, bütünlenme. Dolabın █ kapağı? Dolabın █ tavanına tırmanıp oturuyorlar. Yavaşça, Mustafa Kaplan’ın üzerinde yatay durumda uzanmaya başlayan Filiz Sızanlı’nın sadece bacakları ile başı, dolabın █ arkasından görülüyor. Filiz Sızanlı bu halde, dolabın █ sağ tarafına gelir, aynı anda üstüne tırmanmaya ve aynı anda da aşağı itmeye başlarlar. Dolap ▬ / düşer, ikisi de dolabın ▬ üzerinde bir an kaldıktan sonra, sırtları seyirciye dönük şekilde kenarına otururlar. Sessizlik. Gösterim bittiğinde, ışıklar yavaşça kararırken, hem Mustafa Kaplan’ın dolabın ▬ ≠ kapağını kafasının üzerinde taşıdığı, hem de Filiz Sızanlı’nın dolabın ▬ [ içindeki yarı görünmez şekilde oluşturduğu durum akla gelmektedir. Dolap █ gösterimi, gündelik hayatın içinden gelen bir buzdolabını █, dansın odak noktasına taşıması ile birlikte, dansın konusuna ve yapılışına dair sorular oluşturduğu gibi, seyreden de uyandırdığı somut çağrışımlarla izlenebilirliğini sürdürmeyi başarmaktadır. Dansçılarını, kullandığı kostümler, hareket etme becerileri ile benzer; cinsiyetsiz/kimliksiz kılmış görünür. Ancak, onlara, aralarına getirdiği dolabın █ bedenliliği ile kendine özgü bir beden atfeder. Bu kendine özgü beden, dolabın █ ▬ / ≠ [ █ dansını seyreden herkesin bedenidir. Kendini, diğerini ve arada kalanı sorgulamayı tercih eden herkesin bedenidir.

İpucunun burada olduğunu farkediyorum.