4. ULUSLARARASI DANSA DAVET FESTİVALİ, EGE ÜNİVERSİTESİ
17-20.11.2009_İZMİR
Gösteri sanatlarını bedensel bir pratik olarak ele alan, ve beden dramaturjisi tanımı üzerinden, bu alanı okumaya yönelen çalışma beden, özne, kimlik ve temsil kavramları arasındaki bağlantıları görmeye çalışarak insanın bireysel ve toplumsal farkındalığı ile ilgili bir düşünce üretmeyi amaçlamaktadır. Bu düşünce, farkındalık kavramı ile ilişkili bir biçimde, temelinde unutma ve hatırlama kavramları, başka bir deyişle kaydetme biçimleri ile ilişkilidir.
10 11 2009
01 06 2009
B Ö L Ü M L E M E
(ya da başka türlü yazmaya çalışmak)
DOLAP İÇİN BİR İNCELEME_EVREN ERBATUR
Bu yazı Çağdaş Gösteri Sanatları Dergisi GİST'in 3. sayısında yayınlanmıştır. Gist 3 Ocak-Haziran 2009, s.22-25
10 yıl sonra bir gösterimi hala aynı ya da benzer bir “istekle” seyredilebilinir, izlenebilinir kılan özellikleri bulmak, bunlar üzerinde düşünmek bize dans üretimi ve tüketimi açısından saklamamız gereken ip uçları verebilir mi?
▬ █ İKİLİ 1
TEK 1 ▬
İKİLİ 2 ▬ ▬
█ TEK 2
İKİLİ 3 █ █
Mustafa Kaplan ve Filiz Sızanlı’nın birlikte dans ettikleri Dolap adlı gösterimi ilk kez 1997’de, son kez 2006’da izledim. Belçika’nın Antwerp şehrinde 0090 Kunstenfestival’ine katılmış olan gösterimden sonra, seyircinin -2006 yılı seyircisinin- verdiği olumlu, “saygıdeğer” tepki sonucu, aklıma gelen soruydu bu.
▬ █ İKİLİ 1
Siyah dans zeminini, açık ahşap dokusunun parlaklığı ile keserek merkezleyen bir sunta zeminin üzerinde, basbayağı bir buzdolabı █ var. İki dansçı belli bir süre boyunca dolabı █ birbirlerine atıp tutacaklar. Oyun oynuyorlar sanki(!) Zeminin sunta oluşunu bu süre boyunca dolabın █ hareketine uygun bir tavır gibi algılamaya başlıyoruz. Sert ama fırlatmaya müsait, ya da üzerinden fırlatılmaya... Dansçılar, birinin yalnız kalacağı ana kadar, zemine yatar, bacakları/ayakları ile dolabı ▬ / atıp, tutar, düşürür, bekletirler. 360 derece- dönerek, yürüyerek, dolabı █ yerleştirerek, dans alanında yön değiştirirler. Dolabın ▬ altında kalırlar. Dolap █ onların altında kalır. Sıkışır, çömelir, uzar ve gerilirler. Oyun kurar, oyunu bozar, eylemi kat kat yenileyip, yapılmış eyleme yeni bir şey ekleyerek yinelerler... Atmayı, itmeyi, tutmayı, düşürmeyi, olanca hızıyla devirmeyi... dolabı... yinelerler. Dolap █ eylemdeki ilişkiyi bağlar, ilişki dolap █ üzerinden kurulur.
Eşofmana benzeyen pantolonları, yuvarlak bereleri, spor ayakkabıları... bütün renkler soluk gri, bej, yeşil, sarı... kirlenmiş de hiç yıkanmamış gibi. İki insan bedeni arasına konulmuş dolap █, kendi gövdesi üzerinde durmadan dans ediyor. Dolap █ çok iyi nötr durabiliyor. Dolap ▬ / bazen sallanıp, sallanıp durmayadabiliyor ya da yanlış yere kayıyor. Dansçılar rahat, işlerinin gereğini yerine getirerek, dolabı █ düzeltiyorlar. Burada risk de hissediliyor, görülüyor. Dolap ▬ / düşerken, tam en son an, yere değdi değecek noktasına gelinceye dek, dansçının beklediğini farkediyoruz. Orada bir boşluğu dolduruyor dansçı, dolap ▬ / ile karşılaştığı anın fiziksel gerçekliğini. Ve beklemeyi tercih ediyor. Mesafenin farklı boyutları, dolabın █ aslında dansçılardan sadece biraz uzun kaldığı, atıp tutmanın basitleştiren tekrarı tuhaf bir gerçeklik yaratıyor. Yani, ne oluyor şimdi? “Elden geçirilmiş bir buzdolabı” █, sıkıcı, tek düze, niye yapıldığı anlaşılmıyormuş gibi duran bir süreçte seyircisinin gözü önünde canlanıyor. Gösterim boyunca dolap █ aslında hep orada. Dansçıların bütün eylemleri dolabın █ dansını zorunlu kılıyor. Olan bu!
Dolap gösteriminin, süreç içinde kaybetmeden koruduğu hangi özellikleri yüzünden yeni ve canlı durabiliyor olduğunu araştırmak istedim. Gösterimin doğrudan ortaya çıkardığı basitlik, yalınlık kavramları ve en önemlisi seçilmiş olan –dolap- nesne(si) üzerinden dans estetiği ile basit bir ilişki kurmaya çalıştım.
TEK 1 ▬ ≠
Dolap █ dans alanının sağ geri köşesine, yatay olarak taşınır, getirilir. İki dansçı da dans alanının dışına çıkar. Mustafa Kaplan, elinde bir bıçakla gelir. Dolabın ▬ bantlarını keser ve kapağını çıkartır. Kapak elinde, dolabın █ kenarına oturur ve kapağı kafasının üzerine koyar, dengeler, ayağa kalkar. Yalnızdır. Filiz Sızanlı, dans alanından çıkmıştır tamamen, seyircinin görmediği bir noktadadır. Mustafa Kaplan, kapak kafasında olduğu halde, karşı tarafa doğru yürürür. Alanda boylamasına bir yürüme turu alır. Dolabı ▬, kapağı bırakmadan biraz kaldırır ve paralel biçimde dolabın ▬ ≠ altına yerleştirerek bırakır. Şimdi kapak, dolabın ▬ ≠ altında sıkışmış oldu. Siyah dans zemini, suntanın açık kahve rengi, kirli beyaz dolap ▬ ≠, beklenmedik bir sessizliğin içinde, katmanlı bir yapı oluşturuyor. Mustafa Kaplan, dolabın █ karşı paraleline sıçrar. Suntayla belirlenmiş oyun alanının biraz da dışında kalan köşe bir noktada, yüzükoyun uzanmış bir geriye esneme, bedenin yerde bir sarkaç gibi vuruşu... Dım, pak, dım pak, dım pak, dım pak... sesi var yerin! O şimdi, dolabın █ ▬ kapakla kurduğu dengesine benzer bir denge yaratmıştır kendi bedeninde. Olabildiğince hızlı, kesik kesik ama yoğun. Dım pak, dım pak, dım pak... Oluşan katmanın yoğunlu da artar böylece. Dans alanının sağ arka köşesinde dolap ▬ ≠, sol ön köşesinde dansçı benzer bir bedenlilik içinde denge, uyum, simetri kavramlarına dair bir etki yaratıyorlar.
Ancak, yazdığım inceleme, beni yazma estetiğine dair bir denemeye götürdü. Risk almaya karar verdim.
İKİLİ 2 ▬ ▬
Mustafa Kaplan, dolabın ▬ ≠ kapağını hem sunta dans alanının, hem de siyah dans zemininin görünmeyen bir noktasına koyar. Dolabı █ [ açık kalmış kapısı, biraz önce Filiz Sızanlı’nın çıktığı yöne gelecek –sağ- biçimde ortaya getirir. Filiz Sızanlı ani bir hareketle koşar, dolabın █ [içine girerek Mustafa Kaplan’a iter. Burada tekrar eden bir itme-itme görülür. Filiz Sızanlı dolabın █ [ içine girer, dolabı █ [ Mustafa Kaplan’a iter, çıkar, girer, iter, çıkar. Dolap █ yavaş yavaş parçalanıyor. Biz bir şey anlamadan dolap █ / ▬ ≠ [ biçim değiştiriyor. Ama o bir dolap █ değiştiremezsin bunu? Dolabın █ hacmi ve genişliği, içi ve dışı, ağırlığı ve hafifliği... kütlesi kendinden... tam bir gövde gibi dolap █. Yatıyor, kalkıyor, içi boşalıp doluyor, dönüyor, taşınıyor. İkililer süresince itmek, tutmak, düşmek, düşürmek, taşımak, çekilmek, yerleştirmek, atıp – karşılamak, gerilmek, tutunmak, yatmak, destek olmak, oturmak, sıçramak, kandırmak için hareket ediliyor. Tekdüzeymiş gibi görünen eylem dizilerinin dinginliği, temizliği, tekrarların kırıldığı anlarda oluşan yeni resimlerin yarattığı duygu ve düşüncenin netliği aklımızı çeliyor. Dansçının kendini ve diğerini tehdit altına sokuyor oluşu, oyunla karışık bir çekişme hazzının apaçıklığı altında gerçekleşir. Çıplak sahne gerçekliğinin gücü, alışılagelmiş gösteri fikrini, bir “show” üretme-izleme ilişkisini bozar. Seçilen malzemelerin bir gösteri nesnesi olamayacak denli basit, “çirkin”, sıradan, soğuk, uzak, soluk renkli olması bütün bir gösteri mekanizmasına darbedir. Dolabın █ üstünde, yine en baştakine benzeyen bir risk alımı var. Yine dolapla █ / karşılaşmanın boşluğunu, sunta zemine patlatarak doldurmak. Mesafe yine çok boyutlu. Sahici.
TEK 2 ▬ [
Dolap ▬ [ yine aynı sağ geri köşede kapaksız durur. Açık olan kapağı yukarı bakmaktadır. Filiz Sızanlı sırtı seyirciye dönük, dolabın ▬ [ kenarına oturur, ve yavaşça içine kayar. TEK 1 ▬ ≠ dekine benzer bir sessizlik. O zaman anlıyoruz sessizliği. Hareket yok, dolabın █ hareketi yok, ses yok. Hareket aniden durunca, sürtünme, kayma, çarpma, patlama sesi de duruyor. Alışkın kulaklar susuyor. Sessizlik, dinginlik aynı zamanda. Filiz Sızanlı dolabın ▬ [ içinde. Kendini yukarı kaldırıyor zaman zaman, bedeninin farklı parçalarını görüyoruz. Zaman yavaş, hareket yavaş. Dolabın ▬ [ içine gömüldüğü bedeni görülmüyor. Sadece diz kapakları örneğin, sadece üst gövdesinin en üstü, yatay olarak bedeninin yarısı ya da dörtte biri. Dolabın ▬ [ eşiği ile bedeninin görünen parçaları birleşiyor. Benzerlik değil ama, parçalanma ve bütünlenme. TEK 1 ▬ ≠ ile TEK 2 ▬ [ çok farklı. Birinde dolabın █ dışıyla, bedenliliğin benzerlik üzerine kurulduğu, ani, tansiyonu yüksek, mesafesi uzun bir ilişki görüyoruz. Oysa diğeri, çok yakın. Hareket ettiği belli bile olmayan, içle ilgili bir ilişki - ya da hareket yaklaşımı- sunuyor.
İKİLİ 3 █ █
Filiz Sızanlı, dolaptan ▬ [ çıkar ve onu ortaya taşır. Mustafa Kaplan, dans alanı dışından getirdiği koli bantını dolabın █ kenarına yapıştırır. Dolabın █ kapağını da getirir. Menteşelerine yerleştirip, bantlar. Bu sırada, Filiz Sızanlı da bir başka koli bantı ile gelir. İkisi aynı anda dolabı █ bantlamaya başlarlar. Mustafa Kaplan sunta alanın dışına çıktığında, Filiz Sızanlı bantı dolabın █ üzerine yapıştırmadan açar açar, uzatır ve koşmaya başlar. Geniş bir daireden küçülerek dolaba █ doğru bantlama. Bantın sesi, ayak tabanının sesi. Bantları aynı anda, dolabın █ üst kenarına yapıştırırlar. Yapışan bantlar, dolabın █ üzerinde iki yuvarlak oluşturuyor şimdi. Koli bantlarının saydam açık bej rengi, dans alanındaki bütün renklerin içinde var.
Dansçılar, ani bir hareketle dolabın █ sağına ve soluna baş aşağı eklemlenirler. Sessizlik. Yine bir parçalanma, bütünlenme. Dolabın █ kapağı? Dolabın █ tavanına tırmanıp oturuyorlar. Yavaşça, Mustafa Kaplan’ın üzerinde yatay durumda uzanmaya başlayan Filiz Sızanlı’nın sadece bacakları ile başı, dolabın █ arkasından görülüyor. Filiz Sızanlı bu halde, dolabın █ sağ tarafına gelir, aynı anda üstüne tırmanmaya ve aynı anda da aşağı itmeye başlarlar. Dolap ▬ / düşer, ikisi de dolabın ▬ üzerinde bir an kaldıktan sonra, sırtları seyirciye dönük şekilde kenarına otururlar. Sessizlik. Gösterim bittiğinde, ışıklar yavaşça kararırken, hem Mustafa Kaplan’ın dolabın ▬ ≠ kapağını kafasının üzerinde taşıdığı, hem de Filiz Sızanlı’nın dolabın ▬ [ içindeki yarı görünmez şekilde oluşturduğu durum akla gelmektedir. Dolap █ gösterimi, gündelik hayatın içinden gelen bir buzdolabını █, dansın odak noktasına taşıması ile birlikte, dansın konusuna ve yapılışına dair sorular oluşturduğu gibi, seyreden de uyandırdığı somut çağrışımlarla izlenebilirliğini sürdürmeyi başarmaktadır. Dansçılarını, kullandığı kostümler, hareket etme becerileri ile benzer; cinsiyetsiz/kimliksiz kılmış görünür. Ancak, onlara, aralarına getirdiği dolabın █ bedenliliği ile kendine özgü bir beden atfeder. Bu kendine özgü beden, dolabın █ ▬ / ≠ [ █ dansını seyreden herkesin bedenidir. Kendini, diğerini ve arada kalanı sorgulamayı tercih eden herkesin bedenidir.
İpucunun burada olduğunu farkediyorum.
(ya da başka türlü yazmaya çalışmak)
DOLAP İÇİN BİR İNCELEME_EVREN ERBATUR
Bu yazı Çağdaş Gösteri Sanatları Dergisi GİST'in 3. sayısında yayınlanmıştır. Gist 3 Ocak-Haziran 2009, s.22-25
10 yıl sonra bir gösterimi hala aynı ya da benzer bir “istekle” seyredilebilinir, izlenebilinir kılan özellikleri bulmak, bunlar üzerinde düşünmek bize dans üretimi ve tüketimi açısından saklamamız gereken ip uçları verebilir mi?
▬ █ İKİLİ 1
TEK 1 ▬
İKİLİ 2 ▬ ▬
█ TEK 2
İKİLİ 3 █ █
Mustafa Kaplan ve Filiz Sızanlı’nın birlikte dans ettikleri Dolap adlı gösterimi ilk kez 1997’de, son kez 2006’da izledim. Belçika’nın Antwerp şehrinde 0090 Kunstenfestival’ine katılmış olan gösterimden sonra, seyircinin -2006 yılı seyircisinin- verdiği olumlu, “saygıdeğer” tepki sonucu, aklıma gelen soruydu bu.
▬ █ İKİLİ 1
Siyah dans zeminini, açık ahşap dokusunun parlaklığı ile keserek merkezleyen bir sunta zeminin üzerinde, basbayağı bir buzdolabı █ var. İki dansçı belli bir süre boyunca dolabı █ birbirlerine atıp tutacaklar. Oyun oynuyorlar sanki(!) Zeminin sunta oluşunu bu süre boyunca dolabın █ hareketine uygun bir tavır gibi algılamaya başlıyoruz. Sert ama fırlatmaya müsait, ya da üzerinden fırlatılmaya... Dansçılar, birinin yalnız kalacağı ana kadar, zemine yatar, bacakları/ayakları ile dolabı ▬ / atıp, tutar, düşürür, bekletirler. 360 derece- dönerek, yürüyerek, dolabı █ yerleştirerek, dans alanında yön değiştirirler. Dolabın ▬ altında kalırlar. Dolap █ onların altında kalır. Sıkışır, çömelir, uzar ve gerilirler. Oyun kurar, oyunu bozar, eylemi kat kat yenileyip, yapılmış eyleme yeni bir şey ekleyerek yinelerler... Atmayı, itmeyi, tutmayı, düşürmeyi, olanca hızıyla devirmeyi... dolabı... yinelerler. Dolap █ eylemdeki ilişkiyi bağlar, ilişki dolap █ üzerinden kurulur.
Eşofmana benzeyen pantolonları, yuvarlak bereleri, spor ayakkabıları... bütün renkler soluk gri, bej, yeşil, sarı... kirlenmiş de hiç yıkanmamış gibi. İki insan bedeni arasına konulmuş dolap █, kendi gövdesi üzerinde durmadan dans ediyor. Dolap █ çok iyi nötr durabiliyor. Dolap ▬ / bazen sallanıp, sallanıp durmayadabiliyor ya da yanlış yere kayıyor. Dansçılar rahat, işlerinin gereğini yerine getirerek, dolabı █ düzeltiyorlar. Burada risk de hissediliyor, görülüyor. Dolap ▬ / düşerken, tam en son an, yere değdi değecek noktasına gelinceye dek, dansçının beklediğini farkediyoruz. Orada bir boşluğu dolduruyor dansçı, dolap ▬ / ile karşılaştığı anın fiziksel gerçekliğini. Ve beklemeyi tercih ediyor. Mesafenin farklı boyutları, dolabın █ aslında dansçılardan sadece biraz uzun kaldığı, atıp tutmanın basitleştiren tekrarı tuhaf bir gerçeklik yaratıyor. Yani, ne oluyor şimdi? “Elden geçirilmiş bir buzdolabı” █, sıkıcı, tek düze, niye yapıldığı anlaşılmıyormuş gibi duran bir süreçte seyircisinin gözü önünde canlanıyor. Gösterim boyunca dolap █ aslında hep orada. Dansçıların bütün eylemleri dolabın █ dansını zorunlu kılıyor. Olan bu!
Dolap gösteriminin, süreç içinde kaybetmeden koruduğu hangi özellikleri yüzünden yeni ve canlı durabiliyor olduğunu araştırmak istedim. Gösterimin doğrudan ortaya çıkardığı basitlik, yalınlık kavramları ve en önemlisi seçilmiş olan –dolap- nesne(si) üzerinden dans estetiği ile basit bir ilişki kurmaya çalıştım.
TEK 1 ▬ ≠
Dolap █ dans alanının sağ geri köşesine, yatay olarak taşınır, getirilir. İki dansçı da dans alanının dışına çıkar. Mustafa Kaplan, elinde bir bıçakla gelir. Dolabın ▬ bantlarını keser ve kapağını çıkartır. Kapak elinde, dolabın █ kenarına oturur ve kapağı kafasının üzerine koyar, dengeler, ayağa kalkar. Yalnızdır. Filiz Sızanlı, dans alanından çıkmıştır tamamen, seyircinin görmediği bir noktadadır. Mustafa Kaplan, kapak kafasında olduğu halde, karşı tarafa doğru yürürür. Alanda boylamasına bir yürüme turu alır. Dolabı ▬, kapağı bırakmadan biraz kaldırır ve paralel biçimde dolabın ▬ ≠ altına yerleştirerek bırakır. Şimdi kapak, dolabın ▬ ≠ altında sıkışmış oldu. Siyah dans zemini, suntanın açık kahve rengi, kirli beyaz dolap ▬ ≠, beklenmedik bir sessizliğin içinde, katmanlı bir yapı oluşturuyor. Mustafa Kaplan, dolabın █ karşı paraleline sıçrar. Suntayla belirlenmiş oyun alanının biraz da dışında kalan köşe bir noktada, yüzükoyun uzanmış bir geriye esneme, bedenin yerde bir sarkaç gibi vuruşu... Dım, pak, dım pak, dım pak, dım pak... sesi var yerin! O şimdi, dolabın █ ▬ kapakla kurduğu dengesine benzer bir denge yaratmıştır kendi bedeninde. Olabildiğince hızlı, kesik kesik ama yoğun. Dım pak, dım pak, dım pak... Oluşan katmanın yoğunlu da artar böylece. Dans alanının sağ arka köşesinde dolap ▬ ≠, sol ön köşesinde dansçı benzer bir bedenlilik içinde denge, uyum, simetri kavramlarına dair bir etki yaratıyorlar.
Ancak, yazdığım inceleme, beni yazma estetiğine dair bir denemeye götürdü. Risk almaya karar verdim.
İKİLİ 2 ▬ ▬
Mustafa Kaplan, dolabın ▬ ≠ kapağını hem sunta dans alanının, hem de siyah dans zemininin görünmeyen bir noktasına koyar. Dolabı █ [ açık kalmış kapısı, biraz önce Filiz Sızanlı’nın çıktığı yöne gelecek –sağ- biçimde ortaya getirir. Filiz Sızanlı ani bir hareketle koşar, dolabın █ [içine girerek Mustafa Kaplan’a iter. Burada tekrar eden bir itme-itme görülür. Filiz Sızanlı dolabın █ [ içine girer, dolabı █ [ Mustafa Kaplan’a iter, çıkar, girer, iter, çıkar. Dolap █ yavaş yavaş parçalanıyor. Biz bir şey anlamadan dolap █ / ▬ ≠ [ biçim değiştiriyor. Ama o bir dolap █ değiştiremezsin bunu? Dolabın █ hacmi ve genişliği, içi ve dışı, ağırlığı ve hafifliği... kütlesi kendinden... tam bir gövde gibi dolap █. Yatıyor, kalkıyor, içi boşalıp doluyor, dönüyor, taşınıyor. İkililer süresince itmek, tutmak, düşmek, düşürmek, taşımak, çekilmek, yerleştirmek, atıp – karşılamak, gerilmek, tutunmak, yatmak, destek olmak, oturmak, sıçramak, kandırmak için hareket ediliyor. Tekdüzeymiş gibi görünen eylem dizilerinin dinginliği, temizliği, tekrarların kırıldığı anlarda oluşan yeni resimlerin yarattığı duygu ve düşüncenin netliği aklımızı çeliyor. Dansçının kendini ve diğerini tehdit altına sokuyor oluşu, oyunla karışık bir çekişme hazzının apaçıklığı altında gerçekleşir. Çıplak sahne gerçekliğinin gücü, alışılagelmiş gösteri fikrini, bir “show” üretme-izleme ilişkisini bozar. Seçilen malzemelerin bir gösteri nesnesi olamayacak denli basit, “çirkin”, sıradan, soğuk, uzak, soluk renkli olması bütün bir gösteri mekanizmasına darbedir. Dolabın █ üstünde, yine en baştakine benzeyen bir risk alımı var. Yine dolapla █ / karşılaşmanın boşluğunu, sunta zemine patlatarak doldurmak. Mesafe yine çok boyutlu. Sahici.
TEK 2 ▬ [
Dolap ▬ [ yine aynı sağ geri köşede kapaksız durur. Açık olan kapağı yukarı bakmaktadır. Filiz Sızanlı sırtı seyirciye dönük, dolabın ▬ [ kenarına oturur, ve yavaşça içine kayar. TEK 1 ▬ ≠ dekine benzer bir sessizlik. O zaman anlıyoruz sessizliği. Hareket yok, dolabın █ hareketi yok, ses yok. Hareket aniden durunca, sürtünme, kayma, çarpma, patlama sesi de duruyor. Alışkın kulaklar susuyor. Sessizlik, dinginlik aynı zamanda. Filiz Sızanlı dolabın ▬ [ içinde. Kendini yukarı kaldırıyor zaman zaman, bedeninin farklı parçalarını görüyoruz. Zaman yavaş, hareket yavaş. Dolabın ▬ [ içine gömüldüğü bedeni görülmüyor. Sadece diz kapakları örneğin, sadece üst gövdesinin en üstü, yatay olarak bedeninin yarısı ya da dörtte biri. Dolabın ▬ [ eşiği ile bedeninin görünen parçaları birleşiyor. Benzerlik değil ama, parçalanma ve bütünlenme. TEK 1 ▬ ≠ ile TEK 2 ▬ [ çok farklı. Birinde dolabın █ dışıyla, bedenliliğin benzerlik üzerine kurulduğu, ani, tansiyonu yüksek, mesafesi uzun bir ilişki görüyoruz. Oysa diğeri, çok yakın. Hareket ettiği belli bile olmayan, içle ilgili bir ilişki - ya da hareket yaklaşımı- sunuyor.
İKİLİ 3 █ █
Filiz Sızanlı, dolaptan ▬ [ çıkar ve onu ortaya taşır. Mustafa Kaplan, dans alanı dışından getirdiği koli bantını dolabın █ kenarına yapıştırır. Dolabın █ kapağını da getirir. Menteşelerine yerleştirip, bantlar. Bu sırada, Filiz Sızanlı da bir başka koli bantı ile gelir. İkisi aynı anda dolabı █ bantlamaya başlarlar. Mustafa Kaplan sunta alanın dışına çıktığında, Filiz Sızanlı bantı dolabın █ üzerine yapıştırmadan açar açar, uzatır ve koşmaya başlar. Geniş bir daireden küçülerek dolaba █ doğru bantlama. Bantın sesi, ayak tabanının sesi. Bantları aynı anda, dolabın █ üst kenarına yapıştırırlar. Yapışan bantlar, dolabın █ üzerinde iki yuvarlak oluşturuyor şimdi. Koli bantlarının saydam açık bej rengi, dans alanındaki bütün renklerin içinde var.
Dansçılar, ani bir hareketle dolabın █ sağına ve soluna baş aşağı eklemlenirler. Sessizlik. Yine bir parçalanma, bütünlenme. Dolabın █ kapağı? Dolabın █ tavanına tırmanıp oturuyorlar. Yavaşça, Mustafa Kaplan’ın üzerinde yatay durumda uzanmaya başlayan Filiz Sızanlı’nın sadece bacakları ile başı, dolabın █ arkasından görülüyor. Filiz Sızanlı bu halde, dolabın █ sağ tarafına gelir, aynı anda üstüne tırmanmaya ve aynı anda da aşağı itmeye başlarlar. Dolap ▬ / düşer, ikisi de dolabın ▬ üzerinde bir an kaldıktan sonra, sırtları seyirciye dönük şekilde kenarına otururlar. Sessizlik. Gösterim bittiğinde, ışıklar yavaşça kararırken, hem Mustafa Kaplan’ın dolabın ▬ ≠ kapağını kafasının üzerinde taşıdığı, hem de Filiz Sızanlı’nın dolabın ▬ [ içindeki yarı görünmez şekilde oluşturduğu durum akla gelmektedir. Dolap █ gösterimi, gündelik hayatın içinden gelen bir buzdolabını █, dansın odak noktasına taşıması ile birlikte, dansın konusuna ve yapılışına dair sorular oluşturduğu gibi, seyreden de uyandırdığı somut çağrışımlarla izlenebilirliğini sürdürmeyi başarmaktadır. Dansçılarını, kullandığı kostümler, hareket etme becerileri ile benzer; cinsiyetsiz/kimliksiz kılmış görünür. Ancak, onlara, aralarına getirdiği dolabın █ bedenliliği ile kendine özgü bir beden atfeder. Bu kendine özgü beden, dolabın █ ▬ / ≠ [ █ dansını seyreden herkesin bedenidir. Kendini, diğerini ve arada kalanı sorgulamayı tercih eden herkesin bedenidir.
İpucunun burada olduğunu farkediyorum.
09 03 2009
OPERASYON ALGORİTMA _ATÖLYE
11. ODTÜ ÇAĞDAŞ DANS FESTİVALİ
10-14.03.2009_ANKARA
OPERASYON ALGORİTMA:
ALGORİTMA’DA DRAMATURGİ VE DANS YAPIMINDA SEÇİMLER
YÜRÜTÜCÜ: EVREN ERBATUR
İÇERİK:
Çağdaş Dans Topluluğu’nun önerdiği “Yeniyi Aramak” algoritması üzerine planlanmıştır.
Operasyon ile dramaturgi, dans yapımı ile algoritma arasında bir ilişki kurulabilir mi? Atölye, “yeniyi aramak” kavramının yol açtığı fikirler ve beden dramaturgisinden hareketle, bu sorunun nedeni ve nasılını araştırmaya yöneliktir.
DÖRT + DÖRT = SEKİZ
Atölye Sonu Gösterimi
Dans: Cihan Gülersönmez, Hazal Kızıltoprak, Yiğit Özyer, Dila Yumurtacı
Dramaturji: Evren Erbatur
“Operasyon Algoritma”ya, ODTÜ Çağdaş Dans Topluluğu’nun Atölye Algoritma önerisi ve bu öneri içindeki "Yeniyi Aramak" kavramının yol açtığı fikirler ile başladım. Atölyeyi, beden dramaturgisinden hareketle, “operasyon ile dramaturgi, dans yapımı ile algoritma arasında bir ilişki kurulabilir mi?”, sorusunun nedenini ve nasılını araştırmaya yönelik olarak planlandım.
Dört günlük bu atölyede her gün belirli tartışma konuları ve bu tartışmaların destek verdiği fiziksel çalışmalar yapıldı. Dramaturji, beden dramaturjisi, dramaturg ve koreograf/yönetmen ilişkisi, işbirliği, yönetmek/rehber olmak, dansçının seçimleri ve eğilimleri gibi başlıklar yer aldı.
Atölyenin çıkış noktası şu cümlede gizli diyebilirim. “Bir algoritma varsa, bir problem var demektir.” Sen bu problemi çözmek için bir şey yaparsın. Denersin. Yanılırsın. Çözüme giden bir yol vardır. Senin çözüm önerilerin vardır. Önerilerinle kurduğun yoldur denemeler ve yanılmalar. Çözümün kendisi yoldur. Yolun kendisi eş anlı biçimde hem problemi hem de çözümleri taşır. Katmanlıdır yol. Yürüdükçe farklılaşır. Sen yolu gitmek istersin. Ama nereye, nasıl ve neden gidiyorsundur?
Katılımcılar, atölye süresince, “yol gitmek” fikrini “yeniyi ararken” nasıl bedenselleştirebiliriz? ve “bir düşünceyi bedenle ifade etmekten çok, bedenli bir yazı boyunca yol nasıl gidilir?” sorularını, dramaturg-koreograf/dansçı ilişkisi ile araştırmaya yönlendirildiler. Hepsine bu yönlendirmenin bir parçası oldukları ve kendilerinden gelenleri katarak zenginleştirdikleri için teşekkür ederim.
Dramaturginin bir diyalog ve işbirliği zemini hazırladığına inanarak çalışmayı seçiyorum. Dramaturgi, bana kalırsa, bir eylemli düşünce olarak, bizleri hareket etmeye davet eden, kendimizi ve karşımızdakini anlama çabamızın sürecidir.
“DÖRT + DÖRT = SEKİZ, basit bir algoritmadır.” EVREN ERBATUR
“Dört kişi olarak yaptığımız bu işte, herkes kendi deneyimlerinden yararlanarak dört farklı yol çizdi ve bu yollar birbirleriyle kesiştiklerinde, birbirimize verdiğimiz tepkiler işe farklı bir his kattı. Bir işbirliği içerisinde, dört gün içinde çıkardığımız iş, hepimize çok şey kattı.” YİĞİT ÖZYER
“Yoldaki dört kişinin rastlantısal karşılaşmasındaki olasılıklar arasındaki rutine sıkışmış bir bedenin, kararsızlık ve yoldan sapma hali üzerine bir algoritma.”
DİLA YUMURTACI
“Problem; yolda… / Evet? Hayır? / Algoritma… / Evet? Hayır?” HAZAL KIZILTOPRAK
“Olası yollara bakmak /Durmakla başlamak.” CİHAN GÜLERSÖNMEZ
10-14.03.2009_ANKARA
OPERASYON ALGORİTMA:
ALGORİTMA’DA DRAMATURGİ VE DANS YAPIMINDA SEÇİMLER
YÜRÜTÜCÜ: EVREN ERBATUR
İÇERİK:
Çağdaş Dans Topluluğu’nun önerdiği “Yeniyi Aramak” algoritması üzerine planlanmıştır.
Operasyon ile dramaturgi, dans yapımı ile algoritma arasında bir ilişki kurulabilir mi? Atölye, “yeniyi aramak” kavramının yol açtığı fikirler ve beden dramaturgisinden hareketle, bu sorunun nedeni ve nasılını araştırmaya yöneliktir.
DÖRT + DÖRT = SEKİZ
Atölye Sonu Gösterimi
Dans: Cihan Gülersönmez, Hazal Kızıltoprak, Yiğit Özyer, Dila Yumurtacı
Dramaturji: Evren Erbatur
“Operasyon Algoritma”ya, ODTÜ Çağdaş Dans Topluluğu’nun Atölye Algoritma önerisi ve bu öneri içindeki "Yeniyi Aramak" kavramının yol açtığı fikirler ile başladım. Atölyeyi, beden dramaturgisinden hareketle, “operasyon ile dramaturgi, dans yapımı ile algoritma arasında bir ilişki kurulabilir mi?”, sorusunun nedenini ve nasılını araştırmaya yönelik olarak planlandım.
Dört günlük bu atölyede her gün belirli tartışma konuları ve bu tartışmaların destek verdiği fiziksel çalışmalar yapıldı. Dramaturji, beden dramaturjisi, dramaturg ve koreograf/yönetmen ilişkisi, işbirliği, yönetmek/rehber olmak, dansçının seçimleri ve eğilimleri gibi başlıklar yer aldı.
Atölyenin çıkış noktası şu cümlede gizli diyebilirim. “Bir algoritma varsa, bir problem var demektir.” Sen bu problemi çözmek için bir şey yaparsın. Denersin. Yanılırsın. Çözüme giden bir yol vardır. Senin çözüm önerilerin vardır. Önerilerinle kurduğun yoldur denemeler ve yanılmalar. Çözümün kendisi yoldur. Yolun kendisi eş anlı biçimde hem problemi hem de çözümleri taşır. Katmanlıdır yol. Yürüdükçe farklılaşır. Sen yolu gitmek istersin. Ama nereye, nasıl ve neden gidiyorsundur?
Katılımcılar, atölye süresince, “yol gitmek” fikrini “yeniyi ararken” nasıl bedenselleştirebiliriz? ve “bir düşünceyi bedenle ifade etmekten çok, bedenli bir yazı boyunca yol nasıl gidilir?” sorularını, dramaturg-koreograf/dansçı ilişkisi ile araştırmaya yönlendirildiler. Hepsine bu yönlendirmenin bir parçası oldukları ve kendilerinden gelenleri katarak zenginleştirdikleri için teşekkür ederim.
Dramaturginin bir diyalog ve işbirliği zemini hazırladığına inanarak çalışmayı seçiyorum. Dramaturgi, bana kalırsa, bir eylemli düşünce olarak, bizleri hareket etmeye davet eden, kendimizi ve karşımızdakini anlama çabamızın sürecidir.
“DÖRT + DÖRT = SEKİZ, basit bir algoritmadır.” EVREN ERBATUR
“Dört kişi olarak yaptığımız bu işte, herkes kendi deneyimlerinden yararlanarak dört farklı yol çizdi ve bu yollar birbirleriyle kesiştiklerinde, birbirimize verdiğimiz tepkiler işe farklı bir his kattı. Bir işbirliği içerisinde, dört gün içinde çıkardığımız iş, hepimize çok şey kattı.” YİĞİT ÖZYER
“Yoldaki dört kişinin rastlantısal karşılaşmasındaki olasılıklar arasındaki rutine sıkışmış bir bedenin, kararsızlık ve yoldan sapma hali üzerine bir algoritma.”
DİLA YUMURTACI
“Problem; yolda… / Evet? Hayır? / Algoritma… / Evet? Hayır?” HAZAL KIZILTOPRAK
“Olası yollara bakmak /Durmakla başlamak.” CİHAN GÜLERSÖNMEZ
27 01 2009
Akademik Yaralanmalar / Academic Injuries

Tasarlayan-Oynayan: Evren Erbatur
Sanat Yönetmeni: Aslı Akyıldız
Fotoğraf: Akın Gövtepe, Murat F. Gezer
Grafik Tasarım: Cem Kara
Metin Parçaları: Evren Erbatur, Emre Erbatur
“Bedenin İncinebilirliği” konulu bir performans. Bedenin incinebilir oluşu, fiziksel, ruhsal, zihinsel, biyolojik pek çok anlamda kullanılabilir.
Hangi etkilerle şekilleniriz? Etkilere nasıl yanıt veririz? Yanıt verme biçimlerimiz nasıl oluşur? Nasıl ifade ederiz? Oyuncunun fizikselliğini ne oluşturur? Oyuncu bir karaktere nasıl dönüşür? Beden dramaturjisi üzerinden gerçekleştirdiğim çalışmalarda sorduğum sorulardan yola çıkarak hazırlanmış bir sunum, akademisyenliğin “bedenin incinebilirliği” konusunda kendi bedenime bıraktığı izleri takip ettiğim bir performans… Birlikte, eş anlı biçimde… “Akademik Yaralanmalar”ı meydana getiriyor.
Concept-Performance: Evren Erbatur
Art Director: Aslı Akyıldız
Photography: Murat Y. Gezer, Akın Gövtepe
Graphics Design: Cem Kara
Fragments: Evren Erbatur, Emre Erbatur
A performance about “Fragility of The Body”. ‘Fragility of the body’ can be used for reflecting different meanings such as physical, intellectual, emotional, and biological.
Which influences are we formed by? How do we react to these influences? How does our shape of reacting can be occurred? How do we express? What constitutes the physicalism of the performer? How does a performer turn into a character? A performance which was prepared by the questions I asked in my theoretical and practical studies on ‘The Dramaturgy of the Body’…. This is also a performance in which I pursued the effects of being an academician on my body by considering the issue of ‘Fragility of the Body’... together… in a synonymous shape…it brings about ‘Academic Injuries’.
19 12 2007
Dansçı Ben
Dans bedensel bir pratiktir. Kinestetik bir tarihtir. Bedenli bir yazıdır. Bu yazının öznesi ise dansçıdır. Dansçı’nın bedenidir. Ve bu beden yaşayan, tepki veren, seçimleri, kararları, merakları olan bir bireydir aynı zamanda. Şimdi ben danstan söz ediyorsam eğer, o halde insandan, kendimden söz ediyorum. İşte bu yüzden dans edemeyecek bir insanın olduğunu düşünmüyorum. Çünkü, Dansçı Ben izin vermez buna. Dans etmek, hatta şu anda yapıyor olduğum gibi, dansı düşünmek, dansı yazmak, unuttuğum bir dili yeniden anımsamamı sağlıyor. Sözsüz, algısal, rastlantısal, deneyerek yanılan, öğrenen, yoğun duygusal tepkilere dayanan bir iletişim, anlama ve bilgi dönemindeki atalarımla buluşturuyor beni. Dans, müziğin, şiirin, rüyanın, görünün, büyünün bir aradalığından oluşan bir kutlamaydı o dönemlerde. İnsanların ve ruhların bir arada bulunduğu bir ritüeldi. Dansçı Ben karşılaştığı her somut ve soyut nesne/olay ile ilişki kurmayı denedi. Korktu, sevdi, kaybetti, büyüdü, ağladı, kendinden geçti, taptı, büyüttü, büyülendi, büyüledi. Ne yapacağını bilemediği her karşılaşma anında taklit etti, isimler verdi, yüceltti. Unutmamak için tekrarladı. Tekrarlar törenlere dönüştü. Dans, doğa ve doğadaki varlıklarla iletişim kurma çabası olarak biçimlendi. İnsanın yaşadığı yeri, birlikte yaşadığı insanları (hayvanları, toprağı, bitkileri, gök gürültüsünü, ateşi, suyu vb.lerini) ve kendini anlama çabasının ürünü oldu. Saygı, korku ve kontrol etme dürtüleri arasında bir dil yaratıldı.
Dansçı Ben’in düşgücü sonsuzdur. Dansçı Ben rüzgardır, denizdir, başaktır, kartaldır. Dilediği her biçimde, istediği her kılıkta, Tanrı’nın soluğudur, doğa’nın suretidir. Dansçı’nın bedeni ile karşılaştığımızda Dançı Ben devreye girer. Gördüğümüz ama aynı zamanda hissettiğimiz şey, saygı ve korku arasındaki o eski dürtüdür. Ritüel ile sanatsal yaratıcılık arasındaki sınır belirsizleşir. Dans, yapabileceklerimizin bilgisidir. Bize, hayranlıkla dolu bir yetersizlik duygusu içinde, bedenimizin potansiyelini gösterir. Dans bana kendimi anlatır. Korktuğumu, utandığımı, seviştiğimi, öldüğümü, çoğaldığımı ve bunların karşıtlarını da içimde barındırdığımı hatırlatır. Bedenin ve ruhun tüm hallerini, yerde, yerin üstünde, yerin altında... Dans, üzerinde durduğum dünyada nasıl davrandığımı anlatır. Bu yüzden insan davranışlarıyla oluşturulmuş kinestetik bir tarih; bir bedensel pratik olarak, kültürü, hafızayı kaydeden bir yazıdır. Bu durumda bir dans biçiminin unutulması bize ne söylemeli? Dansçı Ben ne zaman efsane haline geldi? Algısal olan, yerini zamanla akılsal olana bırakırken, duygular ortadan kalkmadılar belki ama, kontrol altına girdiler. Mantık ya da zeka düşgücü’nün enginliğini zedeledi. Farklı biçimlerde dönüşerek dallara ayrıldı dans. Bir ürünken araç da oldu. Bugün dans ettiğimizde bu yüzden Dansçı Ben’e ulaşan yollardan birinde devinir oluyor bedenimiz.
Dans mitolojilerin ya da tapınımların yansılaması olur. İnsanı ilahi güçlere yaklaştırır. Kültürel bilgiyi korur ve besler. Kutlamalardan festivallere, önemli olayları hatırlatır. Bedenin sıradan olduğu gibi sıradışı hallerini gösterir; yeteneklerini –ve yeteneksizliklerini sergiler. İnsanın kendini çevreleyen doğa ile nasıl iletişim kurduğunu gösterir. İnsanı sosyalleştirir. Bireyin toplum içindeki ilişki ve deneyimlerini yansıtır. Toplumsal ahlak ve değerler, tabular, kadın ve erkek ilişkileri hakkında bilgi verir. Sevinçleri, başarıları, cesareti, zekayı taşıdığı gibi, yalnızlığı, yanılgıları, şehveti, açlığı da taşır. Dans eden beden öznedir, nesnedir, görür, görülür, deneyimler, deneyimlenir, hareket eder, hareket ettirilir. Dansçı’nın bedeni olağanüstüdür, ama gerçektir. Yükselir, alçalır, kasılır, gevşer, küçülür, katlanır, bükülür, sıçrar, fışkırır, durulur, durur, yatar, daralır. Ve bütün bunlar sayısız imgenin an be an canlanmasına neden olur. Ve her bir imge kişisel, toplumsal, fiziksel, biyolojik, psikolojik, sosyolojik, estetik, tarihsel, kültürel birimler ölçüsünde anlamlar üretir. Dansı dansçıdan ayıramadığımız bu süreçte, farklılıkların ve benzerliklerin eş anlı olarak bulunduğuna tanık oluruz. Yaşam deneyimimizde olduğu gibi.
Sürekli dans eden bedenden söz ettim. Dans edemeyen bir beden de var mı? Dansın kabul edilebilirliğini kim/ne sağlar? Bir insan neden dans edemediğini düşünür? Dansçı güzel midir, şişman ya da kısa mıdır? Dans eden bedenin beğenilir olması ne ile ilgilidir? Hangi beden utanır, hangi beden kışkırtır? Aslında bu soruların yanıtları da Dansçı Ben’e giden yolları oluşturur. Ancak, karşıtlıkların ve geçişkenliklerin çeşitli nedenlerle ayrıldıkları noktada, Dansçı Ben bir efsane’ye dönüşmekte, ayrışmakta, unutulmaktadır. Oysa dans hatırlatandır.
Şimdi kendi doğama dönmek istiyorum. Bu fotoğrafı gördüğümde sanırım 13 yaşındaydım. Büyülenmiştim! Çünkü, uçabiliyordu O. Bugüne kadar sapsarı imgesini içimde sakladığım bu fotoğrafı, şimdi yeniden hatırlıyorum. Nerede ve nasıl durduğuna akıl erdiremediğim bu dansçı’nın, beni bana davet ettiğini duyumsamışımdır her zaman. Bir süre sonra Martha Graham olduğunu farkettiğim bu kadın, bütünüyle hareketin kendisiydi benim için. Bedeni kendisiydi! Ve beni çağırıyordu, Dansçı Ben’i! Yükseltiyordu bu beden beni, kendi yükselişi anında, beni de yükseltiyordu. Sınır tanımaksızın geriye doğru esneyerek, kendinden yüzde yüz emin bir açıklıkla, cesaret fışkıran, fışkırtan bir bedendi bu. Ve inanamayacağım denli yakın geliyordu bana. Hayatım boyunca Onu anımsadığım her an, o parlayan güneş olduğuma inandım ben. Dansçı Ben’e inandım. Dans ettim, dansı düşündüm, dansı yazdım. Pek çoğumuz gibi.
Evren Erbatur
Dansçı Ben’in düşgücü sonsuzdur. Dansçı Ben rüzgardır, denizdir, başaktır, kartaldır. Dilediği her biçimde, istediği her kılıkta, Tanrı’nın soluğudur, doğa’nın suretidir. Dansçı’nın bedeni ile karşılaştığımızda Dançı Ben devreye girer. Gördüğümüz ama aynı zamanda hissettiğimiz şey, saygı ve korku arasındaki o eski dürtüdür. Ritüel ile sanatsal yaratıcılık arasındaki sınır belirsizleşir. Dans, yapabileceklerimizin bilgisidir. Bize, hayranlıkla dolu bir yetersizlik duygusu içinde, bedenimizin potansiyelini gösterir. Dans bana kendimi anlatır. Korktuğumu, utandığımı, seviştiğimi, öldüğümü, çoğaldığımı ve bunların karşıtlarını da içimde barındırdığımı hatırlatır. Bedenin ve ruhun tüm hallerini, yerde, yerin üstünde, yerin altında... Dans, üzerinde durduğum dünyada nasıl davrandığımı anlatır. Bu yüzden insan davranışlarıyla oluşturulmuş kinestetik bir tarih; bir bedensel pratik olarak, kültürü, hafızayı kaydeden bir yazıdır. Bu durumda bir dans biçiminin unutulması bize ne söylemeli? Dansçı Ben ne zaman efsane haline geldi? Algısal olan, yerini zamanla akılsal olana bırakırken, duygular ortadan kalkmadılar belki ama, kontrol altına girdiler. Mantık ya da zeka düşgücü’nün enginliğini zedeledi. Farklı biçimlerde dönüşerek dallara ayrıldı dans. Bir ürünken araç da oldu. Bugün dans ettiğimizde bu yüzden Dansçı Ben’e ulaşan yollardan birinde devinir oluyor bedenimiz.
Dans mitolojilerin ya da tapınımların yansılaması olur. İnsanı ilahi güçlere yaklaştırır. Kültürel bilgiyi korur ve besler. Kutlamalardan festivallere, önemli olayları hatırlatır. Bedenin sıradan olduğu gibi sıradışı hallerini gösterir; yeteneklerini –ve yeteneksizliklerini sergiler. İnsanın kendini çevreleyen doğa ile nasıl iletişim kurduğunu gösterir. İnsanı sosyalleştirir. Bireyin toplum içindeki ilişki ve deneyimlerini yansıtır. Toplumsal ahlak ve değerler, tabular, kadın ve erkek ilişkileri hakkında bilgi verir. Sevinçleri, başarıları, cesareti, zekayı taşıdığı gibi, yalnızlığı, yanılgıları, şehveti, açlığı da taşır. Dans eden beden öznedir, nesnedir, görür, görülür, deneyimler, deneyimlenir, hareket eder, hareket ettirilir. Dansçı’nın bedeni olağanüstüdür, ama gerçektir. Yükselir, alçalır, kasılır, gevşer, küçülür, katlanır, bükülür, sıçrar, fışkırır, durulur, durur, yatar, daralır. Ve bütün bunlar sayısız imgenin an be an canlanmasına neden olur. Ve her bir imge kişisel, toplumsal, fiziksel, biyolojik, psikolojik, sosyolojik, estetik, tarihsel, kültürel birimler ölçüsünde anlamlar üretir. Dansı dansçıdan ayıramadığımız bu süreçte, farklılıkların ve benzerliklerin eş anlı olarak bulunduğuna tanık oluruz. Yaşam deneyimimizde olduğu gibi.
Sürekli dans eden bedenden söz ettim. Dans edemeyen bir beden de var mı? Dansın kabul edilebilirliğini kim/ne sağlar? Bir insan neden dans edemediğini düşünür? Dansçı güzel midir, şişman ya da kısa mıdır? Dans eden bedenin beğenilir olması ne ile ilgilidir? Hangi beden utanır, hangi beden kışkırtır? Aslında bu soruların yanıtları da Dansçı Ben’e giden yolları oluşturur. Ancak, karşıtlıkların ve geçişkenliklerin çeşitli nedenlerle ayrıldıkları noktada, Dansçı Ben bir efsane’ye dönüşmekte, ayrışmakta, unutulmaktadır. Oysa dans hatırlatandır.
Şimdi kendi doğama dönmek istiyorum. Bu fotoğrafı gördüğümde sanırım 13 yaşındaydım. Büyülenmiştim! Çünkü, uçabiliyordu O. Bugüne kadar sapsarı imgesini içimde sakladığım bu fotoğrafı, şimdi yeniden hatırlıyorum. Nerede ve nasıl durduğuna akıl erdiremediğim bu dansçı’nın, beni bana davet ettiğini duyumsamışımdır her zaman. Bir süre sonra Martha Graham olduğunu farkettiğim bu kadın, bütünüyle hareketin kendisiydi benim için. Bedeni kendisiydi! Ve beni çağırıyordu, Dansçı Ben’i! Yükseltiyordu bu beden beni, kendi yükselişi anında, beni de yükseltiyordu. Sınır tanımaksızın geriye doğru esneyerek, kendinden yüzde yüz emin bir açıklıkla, cesaret fışkıran, fışkırtan bir bedendi bu. Ve inanamayacağım denli yakın geliyordu bana. Hayatım boyunca Onu anımsadığım her an, o parlayan güneş olduğuma inandım ben. Dansçı Ben’e inandım. Dans ettim, dansı düşündüm, dansı yazdım. Pek çoğumuz gibi.
Evren Erbatur
17 12 2007
“Bedenin Sınırları Görünmezdir”
Kendi bedenimden ve beden(im) ile kurduğum ilişkilerden gelen düşüncelerimi yazıyorum buraya. Bedenin sınırları görünmezdir, ama farkedilebilir.
Sözcüklerimin hepsi bedenimden çıktı.
Beden üşür, sevişir, terler, ölür, kanar, yaralanır, sivilcelidir beden; yorulur, kokar, acıkır, şişmanlar.
Bedenin sınırları deyince, aklıma ilk gelen şu: Bedenim benim ile mi sınırlı? Kelebekler ile aynı mekanda yaşamaz mıyım? Kuşlar ve ağaçlar ile. Her akşam yürüdüğüm kaldırımdan, sokağımın kedisi de geçmez mi?
Her gün saatlerce süren trafiği, başka bedenler ile yan yana aşarken, kimin yanında olduğumuzun hiç de farkında değiliz. Bir başka insan ile yan yana bulunduğumuzu umursamıyoruz bile.
Dokunmaktan değil, göz göze gelmekten korkar olduk. Çünkü, fiili olarak saldırıya da uğruyoruz.
Beden ile birlikte ve onun içinde yaşarız. Düşüncelerimiz kendi evrenimize doğru çekilirken, omzumuzdaki bütün yükler, bir başka yerde olmanın hayalinde eriyip giderler. Bedenin sınırları uzayıp, genişler.
Bedeni(mizi) – acımasız bir biçimde- unuturuz. Düşlediğimiz bir yerlerde, düşlediğimiz –başka- bedenlerde saklarız ya da olmak istediğimiz bedende miyiz, beden miyiz?
Bedenin sahibi kimdir? Bedenin sınırlarını kim çizer? Bedenin sınırlarını kim geçer?
Bedenin sınırları, bedenin sınırlandırıldığını da ortaya çıkartır.
Bekareti kim bozar? Kim tecavüz edebilir? Kim öldüresiye dövüp, işkence edebilir? İnsan nasıl ve hangi koşullar içinde ölür?
Bedenin sınırını deri(miz) çizer ve derimizin içini dolduran damar, kemik, kas, yağ, sinir, organlar ile birlikte fiziksel görünürlüğümüzün biçimi oluşur. Peki, insan dediğimiz...?
Bedenin bir araba, cep telefonu ya da buzdolabı, karton bir kutu olmayıp; yaşayan, canlı, etten ve kemikten bir organizma olduğunu unuturuz. Bir bedenimizin olduğunu unuturuz.
Ruh sağlığını tehdit eden dietler, belirli gün ve mevsimlerde yapılan spor etkinlikleri, estetik ameliyatlar, botoks vb. süreçler, bedeni bir vitrinmişçesine “hazırlayarak” dışarı/sokağa çıkartır.
Her beden kendine özgüdür. Bedenimizin kendine özgü yanı, bizlere insan olarak özgünlük de kazandırır. Aynı bedenin yabancılaşması, yabancılaştırılması ise ne tuhaf!.
Beden yaşlanır, acır, büzüşür; beden toprak olur gider, yeniden doğar.
Mutant, kopya, simulasyon, cyborg…
Beden kadındır, erkektir, top modeldir, beyazdır, engellidir, blumiadır, çocuktur, iktidarsızdır... Bu beden benim değil mi? Ben bu beden değil miyim?
Evdeki beden, işteki beden, sokakta yaşayan beden, parayla alınan beden, yataktaki beden... Çıplaklığımızı kimin görmesine izin veririz?
Uzunca bir süredir kadın bedenleri olduğu gibi erkek bedenleri de arzulanabilir özne-nesneler olarak karşımızda.
Bedenimiz olduğumuz ve olabildiğimizi düşündüğümüz insanın potansiyelini taşır.
Mini etek, derin dekolte, dar bluzlar cinselliği ön plana çıkartıp kabul gören bedenler yaratırken, bedenin ayıp ve günah kavramları ile ahlak dışı sayılması ne demek?
Görüntünün sahiciliği karşısında her şeyi “muktedir” kılan beden, gerçek yaşamda sanıldığı gibi değildir. Burada beden bir insandır ve insanlar arasında kurulması gerekli olan ilişkiler vardır.
Bedenin sınırları ile uğraşan her sanatçı, bedenin etkilenebilir, tepki verebilir olduğunu; dolayısıyla insanın varlığı süren ve bir yer işgal eden bir beden olduğunu hatırlatır. Bedeni farkedilebilir kılar.
Bedeninin sınırlarını zorlayan her sanatçının, bu zorlama sırasında ürettiği her iş/oyun/gösterim/eser bedenin kim tarafından sınırlandığına dair bir eleştiri barındırır.
Beden ve bedenin sınırlarındaki her türlü zorlama, yorma, germe, azaltma, biçim değiştirme bedenin sahibinin tavrını vurgular. Bu tavır bedenimizin sınırlarını kendimizin belirlediğine dair bir işarettir.
Beden(im)in sınırları kimliğim ile ilgilidir.
Özellikle kadın, göçmen, çok kültürlü, eşcinsel performans sanatçılarının, bedenlerine müdahale ettikleri performanslar üretmeleri bir rastlantı olamaz.
Beden(im)in sınırları benim ile, yaşadığım insanlar ile, şehrim ile, ülkem ile, bedenimi saran ve biçimlendiren alışkanlıklar, ayıplar, öğretiler ile ilgilidir.
Bedenin sınırları benim sınırlarımı açığa çıkarır. İnsan olarak, dünya üzerinde yaşayan, seçimleri, kararları olan, ilişkiler kuran, yaratan bir birey olarak, kim olduğumun haritasını çizer.
2.Kargart Performans Günleri “Bedenin (sınır)ları” 09-31 Mart 2006
YORGUN İÇİN 12. 2007_
Bir bedenin hafifliği ile kontrolü ve gücü arasındaki ilişkiyi araştırmak, bizi bedenin potansiyeline götürüyor. Nasıl bir beden ise Onu göstermek, O beden ile göstermek. Sonra bedenin değiştiğini görüyoruz, bir değişim geçirdiğini. Bir kaliteden diğerine, bazen farkedilen bazen hiç farkedilmeyen geçişler içinde. Böylece aslında bedenin potansiyeli de farklılaşıyor. Yine de o anları yakalamaya çalışıyoruz… O anda O bedenin sahip olduğu nedir? Gerçekten sahip olduğu! Beden kendini izleyenine açıyor. Gönüllü bir dikizleme yeri olarak.
-------------------------------------------
“Yorgunluğun kendisi, olası en yetkin edimdir zaten. Onunla bir şey yapılması gerekmez, çünkü yorgunluk, kendinden bir başlangıçtır, bir yapmadır.” (Peter Handke)
------------------------------------------
Uyumak zor. İçim hissettirmeden eriyor. Niye bu? Yavaşça… süzülen… tüm girdilerden çıkan… akışkan erime… Bir zamanlar benim olan organlarım etimden kemiğimden derimden sıyrılıp, benden ayrılıp bu eriyişin oluyor. Ben de böyle olduğum gibi onun olacağım. Seziyorum.
Sırf kaybolmadığımı, hala yapabildiğimi… evet, kanıtlamak için… ne yapmalıyım?
Hiçbir şey.
Varlığımızın dondurulmuş anı.
Ölü doğa.
Hapsolunmuş kararsızlık ve melankoli.
Kıpırtısız donukluğuna karşın barındırdığım enerjinin çatışması…
-------------------------------------------
“Yorgunluğun kendisi, olası en yetkin edimdir zaten. Onunla bir şey yapılması gerekmez, çünkü yorgunluk, kendinden bir başlangıçtır, bir yapmadır.” (Peter Handke)
------------------------------------------
Uyumak zor. İçim hissettirmeden eriyor. Niye bu? Yavaşça… süzülen… tüm girdilerden çıkan… akışkan erime… Bir zamanlar benim olan organlarım etimden kemiğimden derimden sıyrılıp, benden ayrılıp bu eriyişin oluyor. Ben de böyle olduğum gibi onun olacağım. Seziyorum.
Sırf kaybolmadığımı, hala yapabildiğimi… evet, kanıtlamak için… ne yapmalıyım?
Hiçbir şey.
Varlığımızın dondurulmuş anı.
Ölü doğa.
Hapsolunmuş kararsızlık ve melankoli.
Kıpırtısız donukluğuna karşın barındırdığım enerjinin çatışması…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)